Lift Off'a giren sarışın.
Kendinden çok emin, beni bulmak için içinde öyle bir hırs var ki aurasına bile yansımış. Gözleri en ufak şeyi kaçırmamak için her yerde dolanıyor. Kafamı eğip gülüyorum bu haline. Beni gerçekten görmeyi çok istiyor olmalı.
Biraz ilerliyor, kapıdan girdiği anda çalan zilden rahatsız olmuş yüz ifadesiyle etrafı inceliyor, çalışan herkese teker teker bakıyor, analiz etmeye çalışıyor. Turuncu kafalara bakıyor daha çok, onu kandırdığımı bilmesine rağmen inatla turuncu olduğumu iddia ediyor. Elimle hafifçe ağzımı kapatıyorum, gerçekten hiçbir konuda fire vermem ama o öyle çok sincaba benziyor ki kendimi gülümserken buluyorum.
Üzerinde mayıs kıyafetleri; sıradan bir tişört, kendisi mi yaptı bilmediğim ama cep kısmında uzay gemisi çizimleri bulunan kot pantolonu ve sarı bonus saçlarıyla öylece ayakta dikiliyor. Birkaç kez bana baktı ama aklında o kadar yokum ki hiç ilgisini çekmemişim gibi kafasını başka yöne çeviriyor.
Beş dakika böyle geçti, kendi bulmak istedi ama başarılı olamadı ve bu yüzden şimdi telefonunu eline almış bana yazıyor. Henüz mesaj gelmedi ama biliyorum, nedense onu uzun zamandır tanıyormuş gibi hissediyorum. Bana bak gregor diyor, sinyal çakmanın tam zamanı, evindeyim kaçamazsın. Biliyorum, görüyorum seni, bul beni diyorum karşılık olarak. Ama bunu yaparken masanın altında tutuyorum telefonu, elimde olsa anlayabilir.
Telefonunu cebine sokup soluma doğru gidiyor, kolları iyice gergin, kendini çok kasıyor. Ona baktığımı çok belli etmek istemediğimden arada hesap yapıyorum, bana baktığını hissettiğim anda daha da yoğunlaşıyorum. İyi gidiyor gibi her şey, ofluyor, afro saçlarını karıştırıyor.
Bir on dakika da böyle geçiyor, yalnızca insanları izleyerek, tahminde bulunarak. Fazla inatçı bir kişiliği var, insanlara tek tek de sormuyor, bir işaret alacağına inanıyor sanırım.
Sahiden tatlı.
Onu görünce en fazla yirmi iki olduğunu düşünmüştüm, yaşını göstermiyor. Birinin cebinden düşmüş gibi, çocuk gibi asla değil ama sevimli. Geveze biraz da ya da değil, ağzı iyi laf yapıyor, ona kanıyorum ve konuşmalar uzayıp gidiyor. Çözümlenecekmiş gibi bir duruşu var ama her yeni sohbette anlamlandıramıyor kendini, enteresan bir karakter.
Hakkım değil fakat neden bu illete bulaştığını bazı zamanlar merak ediyorum, gerçekten bilgisiz. Başta özendiğini düşünmüştüm ancak tek sakinleştiricisi buymuşçasına istiyor benden. Çok garip, böyle bir bölümde okuyan biri ileriyi hiç mi düşünmez? Âna göre yaşamanın da bir adabı vardır, belki de bu yüzden en son isteyişinde fiyatı bilerek yükselttim ve yanlışı verdim, bunu neden yaptığım hakkında bir fikrim yok. Öyle ki üzerine düşünmedim bile, sadece içimden ne geçiyorsa onu yaptım, yanlış anlaşılması umurumda bile olmadı. Hoş, yaptığım jestler de işe yaramadı, uyuşturdu kendini.
Şimdi de onu uyuşturanın sahibini bulmak için deliriyor. Masamın önünde duruyor fakat baktığı şey çaprazım, bizimkilerden biri ona birini arayıp aramadığını sordu biraz önce. Onayladı ama keçi işte, demiyor Juan kim, gösterin.
Bir yedi dakika da böyle bitiyor, en sonunda tekrardan soluma, burada daima takıldığım asker tıraşlı Namu'nun yanına gidiyor ve mesaj atıyor bana. O sırada Namu'nun da elinde telefon var, ne tesadüf ki biriyle yazışıyor. Yüzüne bir gülümseme hakim oluyor, masaya eğiliyor, ukala bir tavırla, "İşte sobelendin." diyor ve kendimi gülmemek için öyle çok kasıyorum ki.. Ama bu imkansız oluyor ve Namu'nun sudan çıkmış balık bakışlarıyla çok sesli olmayan bir kahkaha çıkıyor ağzımdan.
Uzun zamandır böylesine gülmemiştim, bu çocuk gerçek bir reçeteli.
Namu'nun ağzından bir pardon çıkıyor, telefonu köşeye bırakıyor ve kaşlarını iyice çatıyor, çenesini kitliyor. Taehyung o an anlıyor içe içe sıçtığını yine de belli etmiyor. "Juan, sen Juan değil misin?" Diye soruyor masumca, Namu şöyle bir bakış atıyor bana, kaşlarımı kaldırıyorum söylememesi için, köfteyi çakıyor ve biraz eğlenelim sırıtışını sunuyor bana.
"Hayır, değilim." Dudakları arasından çıktığı gibi Molly bir ipucu alacağını düşünüyor olsa gerek gözlerini irileştiriyor, kaşını kaldırıyor, yan açı da olsa her hareketini görebiliyorum. Yine sormuyor, koymuş kafaya illa o bulacak beni.
Bundan sonra gözlerimi ondan hiç çekmiyorum, yaptığım hileyi telafi etmek istiyorum biraz da.
Sağ omzu üzerinden karşıya bakıyor, dibindeyim resmen. Oradakileri eledikten sonra nihayet gözlerimiz buluşuyor lakin çok yabancı. Sahiden ben oluşuma ihtimal vermiyor, gözlerini çekiyor. Fakat bir iki dakika sonra yine bana bakıyor, bu sefer kaşları çatılı. Biraz daha zaman geçiyor yine bakıyor, dudaklarını birbirine bastırmış şekilde bu defa da. Dayanamıyor artık, dönüyor Namu'ya. "Şu siyahlı çok rahatsız edici bakıyor, hep böyle mi?" Sızlanıyor sanki, ellerini masaya bastırdığından omuzları yukarı kalkmış, çenesini ve yanağını bana döndükçe omzuna sürtüyor.
Namu gülüyor, "Bilmem, neden bakıyor acaba?" diye bir yem atıyor, işte o an sola doğru eğdiği başını kaldırıp yerinde put kesiliyor.
Buldu.
Bana tekrar bakıyor ama bu sefer farklı, yabancı gibi değil. Dudakları hafif aralık, tüm o gıcıklığı üzerinde olsa bile duru görünmeyi başarıyor.
Bana gülümsüyor, bu esnada sanki kulakları da kızarıyor bilmiyorum belki de ben yanlış görüyorum. Hemen önüne dönüp "Siktir ya, bu ne.." yakarışını önündeki esmere bahşediyor ve ne anlamda dediğini anlayamadığım için gülsem mi gülmesem mi ikileminde kalıyorum.
Kısa bir teşekkür hediye ediyor ve artık adımları bana doğru. Gizlediğim telefonumu yine fark ettirmeden cebime koyuyorum ve masaya daha çok yaklaşıyorum onun gibi. Bir metre kala duruyor ve yüzümü inceliyor, ne kadar zaman geçiyor zerre düşünmüyorum ama bayağı uzun süre beni izliyor hiç sıkılmadan.
Bende bu kadar izlenilecek ne var, sorguluyorum doğrusu. Belki bedenleri değiştirseydik haklı olabilirdi, sorgulamazdım.
En sonunda ayakta kalmaktan yorulmuş gibi masanın önündeki sandalyeye oturuyor, ofis gibi bir yer ama zerre alakası yok. Her yer Fransız kitaplarla dolu, bir yerde Lübnan'a ait antikalar var, bir yer tamamen Amerikan mutfağı, bir yer Güney Kore'nin geleneksel kıyafetlerini ve biblolarını taşıyor, bir yer de Ruslara ait halılarla dolu. Şu an onu retro köşesinin önünde görüyorum, sağ çaprazıma geçse Fransa'nın önünde olacak, belki de biraz Akdeniz'i de ağırlar bünyesinde çünkü Fransa ve Akdeniz iç içe işlenmiş bu mekanda.
O an gerçekten hiç beklenmedik bir şekilde onun için bir uzay köşesi yaptırabileceğimi düşünüyorum. Kendime inanamıyorum.
O da bana inanamıyor olacak ki "Juan?" diye sesleniyor, başımı onaylarcasına sallıyorum, sol dirseğini masaya yaslayıp eliyle ağzını kapatıyor, daha çok gülümsemesini. Ona kapıldın mı deyip uğraşasım gelse de susuyorum çünkü benim de normal düşüncelere sahip olduğum söylenemez gibi. Az önceki uzay köşesi düşüncesi gerçekten midemi gıdıklandırıyor ve beni işkillendiriyor.
"Rahatladın mı?" Yanıtım gecikmiyor, "Çok." deyip gülüyor. Bir süre daha beni izliyor, madem konuşmuyoruz işimi yapayım diyorum, başkası olsa beni izlemesini siklemeden işime bakarım ama işte.
Onda bunu yapamıyorum.
Ve gün böyle sonlanıyor, sadece birkaç kez emin olmak ister gibi adımla sesleniyor, sonra birkaç tane fez istiyor ama o kadar az konuşuyor ki, bildiğim Tahyung Samsa değil gibi. Vaktinin çoğu beni ve masamı incelemekle geçiyor, ona izin veriyorum ve uzay köşesini devamlı düşünüyorum.
Molly derken onun gerçekten bir Molly olacağını hesaba katmayışım beni o gün deli divane vuruyor.
______________
yazarken bittim, favori çiftim olacak bu nedir ya. düşüncelerinizi alalım, lütfen<3

ŞİMDİ OKUDUĞUN
mars 'bout to lick venus
Fanfictionbeni stratosfere uçur, en iyi yerlerimden vur ve ruhumun ozonla nasıl bütünleştiğini gör.