"Tanrı, insanları yaratırken onların benlıklerıne şehvet ve arzuyu da eklemiş. Her yaratılan, kendi benliğiyle savaşsın diye....
İlk ademle havva'yı yaratmış ve onları en güzel bahçesinde agırlamış. Her şey sunulurken önlerine bir elma yasaklanmış günahkar diye...
Ve ilk günahkarlar , benliklerine yenilen ademle havva olmuş yine."
🎭
Ben hep onu, gökkuşağının sıradan bir rengi sanırdım.
Bir kokusu olabileceği aklıma bile gelmezdi.
Kırmızıyla ilk kez on beşimde tanıştım.
Ellerimin arasında o bedeni tutarken , parmaklarıma değen sıcaklık ve yorgunluğunu ilk orada hissettim.
Ve ilk defa orada, renklerin de bir kokusu olabileceğini öğrendim.
Ruhumdan eksilenlerin yerine bu rengi koyduğumda,
Artık herşey için çok geçti...
🎭
"Yardım edin, ne olur! Beni öldürecek… Benim peşimde…"
Kapıyı yumrukluyordu. Telaşlı sesi canhıraş içinde çıkarken, duyduğum yalvarışları yoksaydım. Kapıya yakın duran, köşedeki koltuğa oturmuştum. Karanlığın içinde sessizce gitmesini bekliyordum. Kapıyı zorluyordu, acı acı feryat ediyordu ve ben öylece, gözlerimle zorlanan tahta kapıya bakıyordum. Hayır, korkmuyordum.
Aksine içimdeki hissizlikle, buz tutmuş duygularımın kaybı içindeydim. Zaten kapıyı ne kadar zorlarsa zorlasın, eski de olsa kırılmayacak bir yapıda sağlamlığı vardı. Bu seslere aşinaydım. Belki de bu seslerin verdiği etkilerdi tüm bunlar. Işıklar kapalıydı. Annem ise çoktan uyumuştu. Tektim ve geçmek bilmeyen zamanda dakikaları hesaplıyordum.
"Ne olur, yardım et! Beni öldürecek…"
Kalbimi yokladım; bu yalvarışlara karşı bir ses veya his var mı diye… Ama o an yine fark ettim: Atmayı bırakmış bir kalbi artık kimse çalıştıramazdı. Eskisi gibi değildi, değişmişti. Donuk gözlerle bakıyordum kapıya. Adamın yalvarışlarını sessizlik içinde dinliyordum. Hayır, bu ses bana zevk vermiyordu; lakin içimde ona karşı bir acıma duygusu da oluşturmuyordu. Ben artık onun için bir şey yapamazdım. Zamanında duyulmayan sesin, şimdi onları duymasını umut ediyorlardı. Ne yazık...
"Yalvarırım…"
Bir süre daha kapıyı yumrukladı. Daha sonra gelmeyeceğimi anladığında vurmayı bırakmıştı. Bir müddet sessizce bekledim, daha sonra ise yerimden kalkarak kapıya kadar gittim. Önce kulağımı dayadım kapıya. Hiçbir ses duymadığımda, kilidi yavaşça çevirerek dışarı kafamı uzattım. Evin karanlık bahçesinde veya kapının önünde görünürde kimsecikler yoktu. Çaresizce gidişini hayal ettim kafamda. Bazı duygular yaşanılırsa hissedilebilirdi. Bedenimi kapının arkasından tamamen çıkararak, evin balkon tarzı önünde durdum.
Tam karşımda duran, derin karanlık bir orman vardı. Ormana bitişik olan diğer tarafında ise aydınlık ışıklar saçan Drakness Kasabası vardı. İkisi de birbirine öyle zıt duruyordu ki, yan yana duran görüntülerinde karanlığın ve aydınlığın bir savaş içinde olduğunu anlardınız.
Bir an karanlık ormana kaydı gözüm. Uzunca bir süre ıssız ormana baktım ve o karanlık ormanın da bana baktığını hissettim. Ürperdim. Karanlık, dipsiz bir kuyu misali çekiyordu beni içine — ve en kötüsü de, benim gitmeye dünden razı olan yanımdı. Kollarımı bedenime sararak gecenin ayazından korunmaya çalıştım. Kalbimin derinliklerinden bir yerlerden yükselen bir ses vardı ve ben o sesi uzun süredir duymazlıktan geliyordum. Göğsümde alışılmış bir çaresizlik hüküm sürüyordu, uzun süre de devam edecek gibiydi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
MARTAVAL
Mistério / SuspenseBir yalanın kaç rengi olur? Beyaz bazen masumiyetimi gizlediğim temizlik. Siyah ruhumdan sızan hazzın kokusu. Kırmızı en sevdiğim renk. Mavi bazı hayalleri oraya asıp sallandırdığım gökyüzümdü. Sarı kaçtığım gölgelerin içinde sığındığım tek aydınlı...
