Yurt odamdan okul için çıkarken belalım Ceylin ile karşılaşmamak için dua ediyordum. Ceylin yurda ilk yerleştiğimdeki oda arkadaşımdı (!). Psikoloji okuduğundan olsa gerek, benim bir psikolojik vaka olduğumu anlamış ve hep iletişime geçmeye çalışmıştı. En sonunda geçirdiğim bir kriz sonucunda beni tek kişilik bir odaya aldırmışlardı. Fakat Ceylin 3 yıldır vazgeçmemişti.
"Günaydın!" diyen can sıkıcı derecede neşeli sesle kendime gelmiş, gözüne dikmeye cesaret edemediğim fakat gördüğüne emin olduğum baygın soğuk bakışlarımı göndermiştim(insanlarla göz göze gelmekten pek hoşlandığım söylenemez ). Ceylin her sabah olduğu gibi dondurucu bakışlarımı takmamış ,arkadaşına küsen küçük bir kız çocuğunu barışmaya ikna eder gibi bir yaklaşımla buzlarımı eritmeye çalışmıştı.
"Ah anladım. Asi kızımız bizi konuşulacak statü de görmüyor." lafını işitmem ile tüm cesaretimi toplayıp içimde çakan yıldırımların aksine umursamaz bakışlarımı saniyelik bir şekilde gözüne değdirmiş ve yoluma koyulmuştum. Anlamıyodu, kimse anlamıyordu. Ben bile kanını donduran, karakterime örülmüş buzları eritemezken onlar bunu deniyor, beceremeyince suçlu ben oluyordum.
Uslu adımlarla, başım yerde,yıllardır alışmış olduğum izlenilme hissiyle ilerliyordum. Evet benle oyun oynayan kimsem yok değildi. Sağ olsun hastalıklı zihnim bana yıllardır çok güzel oyunlar oynuyordu. Başımı kaldırıp duraktaki kalabalığı görünce kanımda dolanan endişeyi hissetmiştim. Hiç tedirginliği kaldıracak bir ruh halinde değildim. Adımlarımı geri çevirmiş, yürüyerek gitmeye karar vermiştim .
Üniversiteye vardığımda yürümeye karar verdiğim için pişman olmuştum. İlerlerken erkek arkadaşından ayrıldığı için ağlayan genç kızı görünce sinirlenmiştim. Biz insanların, en saçma olayı devlet millet meselesi yapıp haline şükür etmemesi tam olarak nankörlüğümüzün kanıtıydı bence. Kendimi bildim bileli hiç ağlamamıştım. Zihnimde dolanan acılı hıçkırıklar bana yeterde artardı bile. İnsanların bağırışları, trafikten yükselen küfür ve korna sesleri zihnime tek tek işlemiş ,sessizliğe olan ihtiyacım nüks etmişti.
Her zamanki gibi kafeterya da bir yer bulup kalem ve eskiz defterimi elime almıştım. Dersin başlamasına daha var oluşu ve birşeyler yapabileceğim biri olmadığından olsa gerek bu rutinim olmuştu. Bu sefer ruhumun belirsiz kıvrımlarını değil kabusumun çikolata kahvelerini çizmeye karar vermiştim. Zihnime kazınan o minik bedeni daha önce çok kez aktarmıştım kağıdıma fakat bu sefer minik masum halini değil kendimce büyümüş, büyüdükçe tertemiz düşüncelerinin kirlenmiş halini çizmeye çalışmıştım. Yüzünü daha kemikli, vicudunda çeşitli dövmeler ve elinde bir sigarayla başarmıştım sanki. Ne dövmeye merakım vardı ne de sigara içerim ,nefret ederdim insanın kendi kendini ölüme sürüklemesinden. Görünümümü önemsemezken, nasıl oluyorsa vicudumu bozmak istemiyordum. Ben buydum işte; koca bir ironiydim. Belki de ruhumu temiz tutmayı becerememiş olmamdan kaynaklanıyordu kimbilir.
Önümdeki sandalyenin çekilme sesinin kulağıma ulaşmasıyla irkilmiş ,ani bir refleksle çizdiğimi kapatmaya yeltenmiştim. Karşımda gördüğüm bir adet Yiğit' le bugün kaçıncı kez kullandığımı bilmediğim baygın bakışımı takındım.
"Ne o yoksa beni mi çiziyosun güzelim. " demesi üzerine ifadesizliğimin yerini çatılmış kaşlarım aldı. Yiğit'te başka bir belalım diyebilirim. O da 3 yıldır benim aksi hareketlerimi takmayıp ,arkadaş olmayı teklif ediyordu . Amacını anlayamamak canımı sıkıyordu. İlk başta amacının 'zor kız' tavlama olduğunu düşünmüş, başımdan atmak için bayanlara ilgimin olduğu yalanını uydurmuştum ve beklediğim tepkiyi alamamanın sıkıntısıyla öyle bir amacı olmadığını anlamıştım.
"Hey! Yine nerelere daldın melankolik kız? " dediğini duymamla her zamanki Yigit diye geçirdim içimden. Arkadaşım değildi evet ama arada kısa diyaloglar kurduğum nadir insanlardandı. O iflah olmaz neşesine uzun yıllar karşı koymak zordu nasıl olsa. Belkide bir ilki gerçekleştirip dudaklarımda bellirsiz bir kıvrım ve sesimdeki normalin aksine yumuşak olan bir tonla "Gitmem lazım dersim var." demiş, onu şaşkın bakışları eşliğinde geride bırakmıştı.
Amfiye girip en arkadaki yere kuruldum her zamanki gibi. Defterimi çıkarıp bu ders ne çizeceğimi düşünmeye başladım. Kendimi çizdiğimi 'düşünceleri kirli' kahvelere bakarken buldum. Üzerinde oyalanmam bu dersi geçirmek için yeterliydi. Evet ders dinlemez ,gecenin eşsiz tınısında çalışırdım. Notlarımda sıkıntı olmamasından dolayı olsa gerek hocaların ilgisizliğimi taktığı yoktu. Kapanan kapı sesini işittim. Her zamanki gibi kafamı kaldırma zahmetinde bulunmamış ,önümdekilere odaklanmıştım.
"Günaydın gençler ben yeni İmar Hukuku hocanız Onur Karaca ." diyen yabancı sesin tınısının zihnimde yarattığı garip etkiye bir anlam verememiştim. Bir anlık gafil avlanıp kafamı kaldırdım. Gözümün, gözüme dikilmiş bakışlarla buluşmasıyla kanımın çekildiğini hissettim. Zihnime dolan hıçkırıkları, acıları ve 'korkma küçük kız ' diyen sesi... Elimdeki kalemin düşmesiyle ruhumun adım adım karanlığa yürüdüğünü anladım. İlk defa hastalıklı zihnimin bana oyun oynamamış olmasından dolayı tebessüm ederken son gördüğüm uğultular eşliğinde dipsiz karanlıktı. Evet bu o idi. Bu gözler o 'çikolata kahvelerdi'...
Sonunda çikolata kahveler çıktı ortaya☺Umarım beğenmişsinizdir .Medya Onur. Gelecek bölümde görüşmek üzere ✋

ŞİMDİ OKUDUĞUN
YAZEL
Ficción GeneralBaşım önde durağa doğru yol alırken sert bir bedene çarpıp sendelemedim. Ah hayır ben o aşk hikayelerindeki kötü çocuğunu arayan iyi kız değilim. Ben gerçek hayatı acı ve anlamsız boyutlarıyla yaşayan zavallının hikayesiyim.