"Bu hiç yere harcayacağın son kağıt parçası," dedim kendimce. Vapurdaydım hep olduğu gibi. Dalga sesleri ile zihnimi rahatlatıyor, parmak uçlarımla beyaz kağıda güç veriyordum gördüklerimi resmederek, sonra da güzel olmasını umuyordum. Lâkin bu aralar zihnimde bir sorun vardı, zirâ çizimlerim eski esintisini vermiyordu. Güzel kavramı yakalarına yapışmıyordu, yanlarından bile geçemiyordu. Güneşin ufukla buluşması, denizin dalgası, havanın kızıllığı... Hiçbiri ilgimi çekemiyordu.
Bir şeyler eksikti, aklımın ucundan geçmeyen, sonu yokuşa sürmeyen. Biri eksikti. "Öyle," diye onayladı zihnim beni. "Biri eksik ve sen farkındasın." Haklıydı, şiirin çehresi eksikti. Henüz iki gündür yalnızca yüzünü bildiğim bir adamın eksikliği yayılıyordu göğüs kafesimde. İlhâm bir balondu, balonun ipini ona bağlamakla hata mı etmiştim? "Neden," diye çırpındı kalbim telaşla paniği harmanlanmış bir hâlde. "İki gündür gördüğün bir çehrenin seni bu denli etkilemesi ne kadar doğru?" Cevabı ben de bilmiyordum, zihnim yorgundu, çıkmaz sokaktaydım. Göğsüme yayılmış tuhaf hisse şaşkınlıkla bakakaldım. "İlk kez birine senin parmak uçlarına ilham olması için izin veriyorsun. Yargılamıyor, sessizliğini küçümsemiyor. Hepsi bu. Bu kadar Lâl, korkma." Kalbim sakinleşti, sonra bir şeyleri anlamışçasına tekrar çırpındı. Hızlıydı. Hıphızlı.
Bakışlarım etrafta tanıdık simayı aradı, bulamadı. Sânki hiç var olmamış gibiydi, oturduğumuz yere çevirdim bakışlarımı. Oradaydı, tek başına. Belki beni beklemişti, belki de aklının ucuna dâhi uğramamıştım. Önemli değildi, o buradaydı ve parmakları elindeki deftere çiçekler ekiyordu. Kafasını öne eğmiş, kendinde kaybolmuştu. Fakat bu sefer sayfasına dalıp gitmişti, çiçekleri havadaydı. Belki de aradığını bulamamıştı. Belki o da ilhâmını gökyüzüne kaptırmıştı- kim bilirdi?
Önüme döndüm usulca ve elimdeki defterin arasından dün bana verdiği kağıdı aldım nazikçe. Bakışlarım tekrar tekrar yazdığı cümlelerde dans etti. Bu içsel bir denemeydi ve fazlasıyla ince işlenmişti. En sonunda bakışlarım benim için olan kısmına değdiğinde kısaca duraksadım. Güzel bir ilham olduğumdan bahsediyordu, birbirimizin ilhâmı olmuştuk birden bire. Derin bir nefes aldım ve ayağa kalkıp onun oturduğu yere doğru adımladım. Sadece bana hediye ettiği satırlar için ufak bir teşekkür armağan edecektim. Güzel bir bahane olmasını umuyordum.
Naif, bir o kadar da tasasız adımlarla usulca yaklaştım yanına ve önünde dimdik durdum. Kafası eğik duruyordu, mor bağcıklı ayakkabılarım girdi ilk kadrajına. Yavaş yavaş yukarıya kaldırdı bakışlarını. Önce ayak bileklerimin bir karış üzerinde biten mora çalan elbisemin eteklerine, daha sonra sıkı sıkı kalem ve defteri tutan ince-soluk-kansız parmaklarıma ve en sonunda da çehreme ulaştırdı bakışlarını. Çehremde oyalandı bakışları, biraz yüzümde/biraz gözümde. Usulca gülümsedim, biraz da utançla.
"Ben," dedim parmaklarımdan öte nefesim titreyerek. Neden bu kadar gergindim? Neden hıphızlı soluk alıyordum? "Teşekkür etmek istedim, bana hediye olan satırlar için." Parmaklarıyla kısaca rica etti, bu bile özenli bir hareketti, ardından eliyle karşısındaki bankı işaret etti ve oturmamı işaret etti. Usulca oturdum, dertsiz tasasız. Aramızda bir sessizlik hâkimdi. Olacak olan hep buydu. Sesini merak ediyordum, onunkinden çok kendi sesimi.
"Bir anlaşmaya var mısın?" dedim öyle ansızın, birden bire, düşünmeden. Parmaklarımla söylediğim bir söz üzerine kalbim hazır duruşa geçti. Şaşkınlığı çehresini yel aldı ve parmaklarını kaldırdı o da benim gibi, aceleyle. "Ne anlaşmasından bahsediyorsunuz, hanımefendi?"
Çekindim, kuş olmak-gökyüzüne kaçmak istedim. Söylemek istemedim ama lafımı da havada asılı bırakazmadım. "İlhâmınız beyefendi, başımı döndürüyor. Diğer insanların yargısından yok sizin bakışlarınızda, kötülükler yok, benimle iletişim kuruyorsunuz ve beni anlıyorsunuz..." Derince bir nefes çektim içime. "Düşündüm ki- bir süreliğine her gün burada buluşup iki kanat olabiliriz. Karşılıklı otururuz, herkes kendi işine odaklanır. İletişim kurmak zorunda değilsiniz, reddederseniz de anlayış gösteririm. Ben sadece bir sürede olsa sıradan insanlar gibi hissetmek istiyorum."
Ellerimi kucağıma koydum ve tırnaklarımı etime batırdım. Avuç içlerim acırdı ama bu insanların önyargısından daha fazla acıtmıyordu. Söylediklerimi gözden geçirdim, hayatımda yaptığın en doğaçlama şeydi. A'dan z'ye kadar. Aramızdaki sessizlik büyüdükçe içimdeki pişmanlık kaburgamı kemirmeye başladı, kendime kızdım. Olduğum yerde küçüldüm. Başımı öne eğip bir şeyler söylemesini bekledim, söylemedi. Vapurun karaya vardığına dair zil çalmaya başladığında hızla ayaklandım ve gitmek için hafifçe arkamı döndüm. Uzun-kemikli parmaklarını bileğime sardı ve beni kendine çevirdi. Güzel çehresinde gezdirdim bakışlarımı.
"Bir resim, bir mektup." dedi. Anlam veremedim, düzgün düşünemiyordum, kalbim yerinde değildi sanki. Kaburgamın arasına bir yerlere düşmüştü. Kaşlarımı havaya kaldırdım ve açıklaması için bekledim. Elleri tekrar hareketlendi. "Anlaşmayı kabul ediyorum ama bir şartla. Her gün siz bana çizdiğiniz bir resmi vereceksiniz, ben de size yazdığım mektubu. Kabul mu?" Tabiri caizse otuz iki diş gülümsedim ve parmaklarımı hareket ettirdim. "Kabul ediyorum. Her gün burada. Ilık esen vapurda. Bir resim, bir mektup."

ŞİMDİ OKUDUĞUN
beş çeyrek vapuru | kısa hikâye
ChickLitçağın en karmaşık yerinde durduk, biri bizi yazsın. instagram-twitter: @nerossable @benjaminbrooklyn