umut fidanı.

287 88 40
                                    

-Sâlih-

Vapurun girişinde ekmeğini kazanan simitçiden iki simit alıp her zamanki yerimize ilerledim. Firûze gelene dek bir şeyler karalayabilirdim onun adına. Elimdeki simitleri düşmeyecek şekilde banka koyup kara kapaklı defterimi elime aldım ve kelimeleri bir bir dizmeye başladım. Yan yana ve usul usul. Öylesine bir akışla. Fikirlerim kalemin ucunu aşındırdı. Yazmak istedim yazmasına lâkin boş satırlarda Firûze yeşeriyor, yüzü çiçekleniyordu o sayfada.

Ne vâkit böyle hisseder olmuştum, bilmiyordum. Şu yirmi seneyi aşan ömrümde ilk defa birinin sesini bu denli duymak ve hissetmek istiyordum. Sessizlik acı vericiydi, göğsümdeki çiçekleri soldurup mürekkebini zemine akıtıyordu.

Elimdeki kalem benden bağımsız şarkı sözleri sıralamaya başladı beyaz kağıda. Kim bilir, belki bir gün hiç duymadığım Firûze'nin sesinden dinlerdim bunları. Umut işte- cümlen acıtsa satırını büküyor.

Daldığım yerden sıyrılıp kafamı kaldırdım ve karşımdaki boş banka baktım. Daha önce hiç bu kadar geç kalmamıştı, başına bir şey mi gelmişti? Gelmeyecek olma ihtimâlini hiç düşünmedim bile. Firûze gelirdi çünkü, satırın belini büker de gelirdi. Beni böyle bi' başıma koymazdı ya da haber verirdi. İçimdeki sıkıntıyla bir elimi ceketimin iç cebine attım ve köstekli saatime baktım. Vapurun kalkmasına hemen hemen çok az bir süre kalmıştı, aceleyle kalktım yerimden. Başına bir şey gelmiş olma düşüncesi bedenimin etrafını çepeçevre sardı, telaşla kendimi vapurdan dışarı attım. Simitleri vapurda unuttuğumun farkında bile değildim.

Hızlı adımlarla her gün geldiği yolda ilerledim, güneş bile vurmayan bir sokakta bir grup serseriye rast gelene kadar. Birinin önünü kesmişlerdi, bir genç kızın. Birkaç adım daha atıp büyük cüsselerin ardındaki kızı görmeye çalıştım. Bu kız Firûze'ydi ve yanakları ıslanmıştı. Ağlıyordu. Serseriler sokağın girişinde olduğum için henüz beni görmüyorlardı. Ancak bir şeyler yapmalıydım ve Firûze'yi oradan kurtarmalıydım.

Serserilerden biri kolunu sıkıp ittirdi Firûze'yi, gözyaşları çoğaldı. Yeşil harelerinde korkunun izleri kol geziyordu. Ortama atlayıp saldırabilirdim hepsine, çoğu kişi yapardı bunu. Ama ben yapamadım, nasıl yapabilirdim? Serserilerle başa çıkamazdım, sessizliğe karışırdık ikimizde. Yardım istesem çok vâkit kaybederdim, kimse anlamaz benim dilimden. O vâkit iliklerime kadar engelsiz olmayı istedim. Firûze için haykırmayı. Elimden hiçbir şey gelmezdi lâkin eksik parçamı esir almışlardı, bir şeyler yapmak zorundaydım.

Kendime verdiğim destekle bir anda atlayıverdim sokağa. Korkusuzdum ilk defa, göğsümü germiştim. Firûze'nin bakışları döndü ilk önce benden tarafa. O vakit, daha da güçlendim. Henüz birkaç adım atabilmiştim ki hepsinin bakışları bu tarafa dönmüştü. Bir şeyler dediklerini fark ettim ve bir anda arkalarına bile bakmadan kaçmaya başladıklarını. Kaçarken birisi Firûze'nin elindeki kitaplara vurup her şeyin sokağa saçılmasına sebep olmuştu üstelik.

Benden mi kaçmışlardı? Onları o denli korkutabilecek biri miydim? Son anda yanımdan geçen polis arabasını fark etmemle hayallerim suya düştü. Bi' an için benden korkup kaçtıklarını düşünmüştüm, ne aptaldım. Ancak önemli değildi. Aptallığım ile daha sonra ilgilenebilirdim. Hızlı adımlarla kaldırıma çökmüş ağlayan Firûze'ye doğru koşturdum ve aynı şekilde yanına çöktüm. Kafasını çevirip bana baktı ve buruk bir gülümseme sundu. Onu bu hâlde görmemi istemiyor olmalıydı. Ellerimi kaldırıp kendimce teselli vermeye çalıştım, ne kadar becerebildiğim muammaydı.

"Bunları yaşadığın için çok özür dilerim, Firûze. Çok, çok özür dilerim. Yapamadım, kurtaramadım seni."

Parmaklarımı okuyup yaşlı gözleriyle hüzünle gülümsedi. Bir enkaz devrilmişti üzerine, ezilmişti. Ezmişti onu. Hâlâ nasıl böyle güzel görünüyordu?

"Senin bir suçun yok ki, en suçsuz sensin burada, sen neden özür diliyorsun Sâlih?"

Kaşlarımı kaldırdım usulca. "Teselli vermeye çalışıyorum ama beceremedim sanırım. Bu işte hiç iyi değilim, değil mi?"

Başını iki yana salladı usulca, kızarmış gözleri yeniden gözlerimi buldu. "Belki bir teselli veremem ama bunu yapabilirim." Ardından bir kolumu omzuna attım ve hafifçe onu kendime çektim. Başını omzuma yasladı ve evrendeki tüm taşlar yerine oturdu. Gülümsediğini hissediyordum, ona gülmeler yaraşır/yakışırdı.

Bir süre öylece orada oturduk, başı hâlâ omzuma yaslıydı. Düşünceler kol geziyordu sessizlikte. En sonunda kafasını omzundan çekti ve yanaklarında kurumuş yaşlarla parmaklarını kaldırdı.

"Ben, Sâlih... ben, tedavi olmak istiyorum. Konuşmak istiyorum, anlaşılmak istiyorum. Öyle sıkıştırılıp susmak istemiyorum. Çok çaresiz hissettim. Bir daha bu duyguda sıkışıp kalmak istemiyorum."

"Ben de öyle hissettim biliyor musun?" dedim acıya acıya. Acı parmak uçlarımdaydı. "Seni öyle görünce elim kolum bağlandı sanki. Kurtarmak istesem gücüm yok, yardım çağırmak istesem... sesim yok. Kim anlasın derdimi?"

"Tedavi olalım o hâlde." Bakışlarında umut pasparlaktı. "Olalım Firûze'm, olalım tabii. Hem bak ben sana bir şey verecektim."
Ceketimin iç cebinden onun için yazdığım kağıdı çıkardım. Meraklı bakışlarla katlanmış kağıdı aldı ve kat yerlerinden açıp okumaya başladı. Okudukça bakışları garip bir hâl aldı ve dudakları aralandı. Sânki titriyor gibiydi.

"Şarkı yazdım adına... kim bilir," dedim parmak uçlarımla iç çeker gibi. "Belki bir gün söylersin."

"Kim bilir," dedi aynı şekilde gülümseyerek. "Belki bir gün duyarsın."

beş çeyrek vapuru | kısa hikâyeHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin