yedi.

83 10 5
                                    

Hayatımda ilk defa gittiğim, uzun süredir hayallerimi süsleyen Seul Üniversitesi'nde yaşadığım ilginç olayların ve ardından sadece birkaç gündür tanıdığım Mark ile uçurumun kenarında yaptığımız sohbetin üstünden yalnızca iki gün geçmişti. Eh, her günüm de bir öncekine oldukça benzer olurken, aynı şeyleri yaşamaya devam ediyordum.

Gergin, sessiz sabah kahvaltıları. Babamın tekrardan takındığı sert tavırlar ve aşılması oldukça zor yüksek duvarlar...

Dışarı çıktığım gün eve döndüğümde telefonum tekrardan elimden alınmıştı. Üstüne üstlük sadece Mark hyung ile plan dışı bir yere gittiğim için.

Artık anlam veremiyordum haliyle bu olanlara. Babamın sürekli değişen ruh halleri, annemin yüzüme bile bakmıyor oluşu beni hiç olmadığı kadar yormaya başlamıştı. Ancak her şeye rağmen, sürekli son cümle aklımda geziniyor, sanki o yeni yeni alışmaya başladığım kadifemsi tını tekrardan canlanıyordu kulaklarımda.

"Kalbinin sesini dinle Donghyuck. Benimkini sorarsan, seni yalnız bırakmamam gerektiğini söylüyor."

Nasıl beceriyor bilmiyorum ama çocukluğumdan beri ezbere bildiğim, dışarıdaki yabancılara karşı kurulan bütün dikkat bildiren cümleleri bir çırpıda unutmamı sağlamıştı. Duyduğum anlamsız ve fazla ağır gelen güven, benliğimi hiç düşünmeden ona bırakabileceğim kadar güçlüydü sanki.

Ya da sadece içimdeki deliği kapamak için aradığım tıpa görevini gören sıradan birisiydi Mark ve ben, yabancısı olduğum bu durumu anlamdıramıyordum.

Neyse ki bu gece şanslı sayılırdım. Babam aldığı dava için şehir dışına çıkmış, birkaç polis ve güvenlik görevlisini vardiyalı nöbete başlatarak evden ayrılmak zorunda kalmıştı. Bu vesileyle de tekrardan telefonumu alabilmiştim. Henüz yatma saatime yarım saat varken, daha önce hiç denemediğim bir şeyi yapmak istediğimi fark ettim.

Yemek saatinin dışında bir şeyler atıştırmak dahi ağzıma bir lokma bile giremezdi. Ancak, cidden büyüdüğümü görmek istiyorlarsa, ilk iş olarak bu gereksiz katı kurallardan sirkelenmem gerekirdi.

Midemin iştahla guruldadığını hissettim. Şu an tek istediğim bol peynirli çıtır bir tost ve bir bardak süt. Ne kadar zor olabilirdi ki?

Çalışma masamın başından kalkıp, doğruca kapıya yöneldim. Kimseye çaktırmadan, sessizce mutfağa inecektim.

...

Sürekli mutfak kapısını gözetlediğim, bol peynirli tost yapma aşamasını bir şekilde başarıyla tamamlamıştım. Elime yüzüme bulaştırmamanın vermiş olduğu büyük bir keyifle kıtır sandviçi mideme indirirken, bir şeylerin ters gitmesi durumunda nereye saklanacağımı ayarlamaya çalışıyordum. Geniş mutfaktan bahçeye açılan bir kapı mevcuttu. Ayrıca mutfaktan görkemli ve karanlık salona da geçiş bulunuyordu. Olası kaçış durumunda salona yönelmem pek de mantıklı olmayacağı için, şimdiden bahçede saklanabileceğim noktaları düşünmeye koyulmuştum.

Eh, o sırada kare biçimindeki peynirli tostu çoktan bitirmiştim. Masanın üzerinde duran sütten bir yudum alıp, sessiz ve dikkatli hareketlerle ortalığı toplamaya geçtim. Ne olursa olsun arkamda iz bırakmamam gerekirdi. Sonuçta, sabah mutfağa giren hizmetliler şüphe duyarak beni sevgili dadım Lauren'e şikayet edebilirdi.

Çıkan bulaşıkları düzenli bir biçimde makinaya yerleştirirken, bir şeyin bahçe kapısının camına çarptığını hissettim. Anlık olarak rüzgar olduğunu düşünsem de, camın tam karşına denk gelen duvara yansımış silüet yanıldığımı göstermişti. Hemen elimin altında olan bıçak setine yaklaştım ve en büyük olanı elime alıp, titrek bakışlarıma hakim olmaya çalıştım.

Belki de birazdan dedeme ve ailesine yapıldığı gibi ben de suikaste uğrayacaktım.

Gözlerimi sıkıca kapatıp, içime dolan yüksek cesaretle hızlıca kapıya doğru döndüm.

Kimse yoktu.

Elimdeki bıçağı sakinleşmek adına tezgahın üzerine bıraktım. Cidden beni gözetleyen biri mi vardı, yoksa bilinç altımda kurguladığım bir görüntüden mi ibaretti, emin olamamıştım. Durmak bilmeyen göğüs kafesimi bastırmak için elimi tam ortasına yerleştirdim. Şu an gidip Lauren'e olanları anlatabilirdim, tabi kendimi ele vermek istiyorsam.

Tamam, bu gece tüm yaşanılanları kimse bilmeyecekti. Az önce gerçekleşen şey ise beynimin bana oynadığı küçük bir oyundu sadece.

Daha fazla gerilmemek için hızlı adımlarla oradan ayrıldım. Bir an önce odama çıkıp kendimi uykunun kollarına bırakmak istiyordum.

...

Odama vardığımdan beri, yatağımın üzerinde bulduğum ses kayıt cihazımla bir oraya gidiyor bir buraya gidiyordum. Yerini ben dahi hatırlamazken nereden ve nasıl buraya geldiği hakkında hiçbir fikrim olmayan kalın, eski model Sony cihaz ile bakışıyorduk.

Pekala, sanırım korkmam gereken kısma gelmiştim.

Elimdekini tekrardan yatağa fırlatıp ellerimle suratımı avuçladım. Bu gece tüm bu olanlar... Anlamlandırmakta epey zorlanıyor duruma gelmiştim. İlk önce gördüğüm yansıma, şimdiyse nasıl buraya geldiğini bilmediğim bu cihaz.

Az önce fırlattığım dikdörtgen kutuya uzanıp, titreyen parmaklarımı üstündeki tuşların üzerinde gezdirdim. İçindeki kayıtları oynayabilmem için sadece kırmızı düğmeye basmam yeterli olacaktı. Hiç düşünmeden parmağımı 'play' yazan kısma götürdüm.

Üzerinde oynandığı oldukça belli, ayırt edilmesi fazlasıyla zor kalın bir ses oynamaya başlamıştı. Dişlerinin arasından konuşuyordu, anlayabiliyordum.

"Senden her zaman nefret etmişimdir, elindekilerin değerini hiçbir zaman bilmeyen şımarık çocuk. Şimdi beni iyi dinle. Kapının önüne bir ölüm kutusu bıraktım. Büyüdüğünü kanıtlamak mı istiyorsun? O halde ağlamayı kes ve sadece tehlikenin tadını çıkar."

Ve ardından kısa süren sinir bozucu bir kahkaha.

"Hadi ama! Bu kadar korkak olma Donghyuck. Beni gördüğünde yüzünde oluşan o ifade fazlasıyla komikti. Artık büyümelisin dostum."






Şarkı önerisi: The Passage by Trees of Eternity
nereye gidiyor bu kurgu anacım bölümleri biraz kısa ve tadında bırakmaya çalışıyorum çünkü çok uzun olunca insanın okuyası gelmiyor kendimden biliyorum 🖖🏻

hey selam! uzun zaman olduuu 

okunma kaygısı olmadan devam edeyim diyorum artık kim okursa işte

thank yuuu

death box | markhyuckHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin