Aurora- Midas Touch
Yönetmek için doğmuştum. Kurallara bağlı kalmak, krallığın benden beklentisini karşılamak için. Aynı anda hem diğerlerinden farklı, hem de aynı olmak zorundaydım.
Saraya bu sabah bir telaş hakimdi. Kraliçe, bugün Dorthamun Prensesi'ni misafir edecekti.
Uyandığımda Bayan Harper çoktan bugün giymem gerekenleri hazırlamış, kapımın önünde uyanmam için beni bekliyordu. Yatakta doğrulup ona seslendim, içeri girdiğinde beni bu halde görmeyi beklemediği her halinden belli oluyordu. Çığlığını hemen susturarak " Sessiz ol lütfen Harper! Herkesi başımıza toplayacaksın." dedim.
Dün gece gizlice ormana kaçtığımda birkaç Procuta* bana saldırmıştı. İki çizikten fazlası değildi bu, endişe edecek bir şey yoktu.
Konuyu Harper'a açıkladığımda "Kraliçe'ye artık kaçmayacağına dair söz vermiştin küçük hanım." diyerek bana karşı çıktı. "Bunu konuşmak için vaktimiz yok değil mi Harpie'm, hemen hazırlanmalıyım biliyorsun. Seni seviyorum, hoşçakal!" ona bir buse kondurdum ve odamdan çıkmasını izledim.
Salona vardığımda herkesin gözleri bana doğru çevrildi. Reveransımdan sonra masadaki yerimi aldım. Bugün de aynı şeyleri duymak istemediğim için tanrıya dua ederek yemeğimi yemeye başladım. Herkes sessizdi. Dorothea'nın kızı bile.
Bu sırada dışarıda Luna'yı görmemle dışarı koşmam bir oldu. Ona seslendim fakat beni duyacak yakınlıkta olmadığının farkında değildim. Gözlerimi kısmama neden olacak parıltıdaki elbisesi onda çok hoş duruyordu. Beni gördü, ikimiz de koşmaya başladık ve çarpışarak sarıldık.
Onu çok özlediğimi söyleyecekken arkamdan bir ses duydum, "Hoş geldin tatlı böceğim." annem, Luna'yı karşılamak için bahçeye gelmişti.
"Dorthamington nasıldı?"
"Teyzeciğim, ilk öncelikle inanılmazdı fakat Dorthamington değil, Dorthamun."
Annem Dorthamun'un ismini hep yanlış söylerdi. Bilerek yaptığını biliyorduk, yani ben biliyordum. Kendimi bildim bileli Ancano Kraliçesi yani biricik annem Dorthamun'dan ve halkından haz etmezdi. Sebebinin, Dorthamun Kralı ile aralarında geçmişte yaşanan bir ilişki olduğu söylentisini hep duymuşumdur.
Sesim titreyerek ona salona gelmesini ve bize katılmasını söyledim. İçeri geçeceğimiz sırada telaşla arkasına bakarak yürüyen Clayton bana çarptı.
Herkes severdi Clayton'ı. Saygılı ve yardım etmeyi seven biriydi o. Her zaman bir hayalet gibi hareket eden, birinin ihtiyacı varsa dibinde biten, kimseye rahatsızlık vermeden ortadan kaybolan bir tipti. Küçükken bir keresinde elimi tutmuştu. Babam ona kızdığında ağlamış, dört gün ortaya çıkmamıştı. Doğru ya, babam. Onu kaybedeli çok olmadı fakat hatırladığım tek şey tüm Ancano'nun siyaha büründüğüydü.
"Pearl, iyi misin?"
"Ah iyiyim teşekkkürler, yani.. Önemi yok."
Aslında vardı, bugün için giyeceğim elbisem toprak olmuştu.
"Lanet olası Procuta'lar yine her yerdeler." dedi Luna.
"Ne o, Dorth'ta yok muydu?" sordum alaycı bir tonla.
Birbirimize takıla takıla içeri geçtik. Üstümü değiştirmem gerekti.
"Harpeeer!" seslendim. O çoktan yeni elbisemi hazırlamıştı ve beni bekliyordu.
Odama doğru ilerlerken merdivenin kenarında daha önce görmediğim bir çukur olduğunu fark ettim. Daha yakından bakmak istediğimde ise GÜM!
Soluk soluğa bir şekilde uyandım. Etrafıma baktım ve derin bir nefes verdim. "Rüya mı?" Uzun zamandır rüya görmüyordum, canlı hissettirmişti. 19 yaşında, görevini bekleyen, kızıl bir prensestim ben. Başka ne canlı hissettirebilirdi ki?
Üstümü değiştirmeden kapımdan dışarı baktım. Herkes aynı rüyamdaki gibi telaş içindeydi, pek umursamadan geri içeri girdim.
Yıllar önce babamla bugün için seçtiğimiz elbise askıda duruyordu. Olabildiğince kabarık, pembe ve beyaz işlemeleri olan, uzun kollu, bolca tüllü o elbise. Bugün taç giyecektim. Babam tarafından yapılması uygun görülen bu tören babamsız gerçekleşecekti. Kralı olmadan bir kraliyetin ayakta durması imkansıza yakındır. Annem hem ablam Dorothea ve bana hem de krallığımıza bu yokluğu belli etmemek için elinden geleni yaptı. Hala da yapıyor ama biliyorum ki çok yorgun. Yakında tahttan inmek zorunda kalacak ve Dorothea Kraliçe olacak. Hiçbir zaman kraliçe olmak istemedim o yüzden bu benim içimi rahatlatıyor.
Elbisemi hizmetçilerin yardımıyla giydikten sonra onlara odamdan çıkmalarını söyledim. Aynaya baktığımda taç giymeye hazır bir prenses göremiyordum. Bu benim görevimdi, ben bunun için doğmuştum istememe gibi bir şansım yoktu. Derin bir nefes alıp kendime gelmeye çalıştım. Sanırım olmayacaktı, hayır yapabilirim ama ya yapamazsam? Ya yanlış bir şey yaparsam ve halk bana karşı kin dolarsa? Bunu yapamazdım. Gerçi ne düşünüyordum ki ben? Kraliçe olmayacaktım sonuçta. Sakinliğimi korumaya çalıştığım sırada dışarıdan Dorothea'nın sesi geldi. "Pearl, içeri gelmem gerek." Kapının kilidini açtım ve onu içeri aldım.
Elinde duran inci kolyeyi boynuma takmak için gözleriyle izin istedi. Saçlarımı kenara çektim ve ona izin verdim. "Ellie seni görmek istiyormuş, ağladı durdu. "Pör teyze nerde lütfen ver bana o." onu taklit edişi çok komikti gülmeden duramamıştım. Kolyeyi taktıktan sonra saçlarımı düzeltti ve bana aynadan gözleri dolu bir şekilde baktı.
"Çok güzel oldun. Kralımız görseydi gurur duyardı, biliyorsun değil mi?"
"Sen de çok güzel olmuşsun Thea."
Buruk bir tebessüm etti ve odadan çıktı. Aynadan kendime bakıyordum; genç, deneyimsiz, büyük olasılıkla çuvallayacak bir kız. Üstümü düzeltip sırtımı dikleştirdim ve kendimi mental olarak hazırladım. "Hadi yapalım şu işi."
-
İşte oluyordu. Herkesin gözleri üstümdeydi, beklenti içerisinde ve her an düşmemi bekleyen gözler. Tanrım bunu yapamazdım. Nefes al ver. Nefes al ver.
"Krallığımıza hukuk, adalet, dürüstlük ve merhamet ile hizmet vereceğime yemin ederim."
Başpiskopos bana doğru yaklaştı ve beni kutsadı. Daha sonrasında annem yanıma geldi ve kulağıma uzanarak "Sana inanıyorum." fısıldadı.
"Huzurlarınızda, Ancano Kraliçesi Pearl Hittenberd!"
Dilim tutulmuştu, etrafımdaki alkış ve tebrik sesleri bulanıklaştı.
"B- ben, ne-"
"Neler oluyor Dorothea?"
Annem de ablam da bana suçlu gözlerle bakıyordu. Daha çok acıyorlardı adeta.
Tacı kafamdan atarak kalabalığın arasında koşmaya başladım. Ağlıyordum, olamazdı bu. Yapmazlardı bunu. Herkes kocaman açılmış yargılayan gözleriyle bana bakıyordu. Nereye koştuğumu bilmiyordum ama kalabalık bitmiyordu. Atlılar önüme geçmeye çalıştı.
"İzin veremeyiz Ekselansları."
"Eğer o kıçını eyerden çekmezsen izin almayı sana göstereceğim."
Atın üstüne bindim ve gidebildiğim kadar hızlı şekilde koşturmaya başladım. Ağlamaktan önümü dahi göremiyordum. Ağzıma gelen her şeyi bağıra çağıra söylüyordum. Yaptığım hiç mantıklı değildi başıma neler gelecekti kim bilir. Ama umrumda değildi. Topuzum açıldı saçlarım yüzümü kapatıyordu, ıslak yüzüm durumu kolaylaştırmadı. Dengemi daha fazla koruyamadım ve düştüm.
At durdu ve o da herkes gibi bana yargılayarak bakıyordu. Daha çok ağlamaya başladım yıllardır giymeyi beklediğim elbisem çamur kaplı, tülleri yırtılmış, arması kopmuş şekilde üstümdeydi.
"Tanrım, aman tanrım bu da ne böyle!" Bağırıyordum, ağlıyordum. Hıçkıra hıçkıra. Şu an ihtiyacım olan son şey gerçekleşmişti, yağmur." Öyle şiddetli yağıyordu ki, gök bile sinirliydi bu duruma. "Baba! Sana ihtiyacım var! Bana bir yol göster lütfen!"
Tanrım bu da bir rüya olmalıydı. En kötü olanlarından biri.
*Procuta: Ancano'da yaygın olan yırtıcı bir kuş türü.

ŞİMDİ OKUDUĞUN
PEARL & KILICI
FantasiSelam! Kızıl saçlı prenses; kraliyette onu bekleyen vazifeleri, aralarında kaldığı iki erkek ve düşmanlarıyla baş başadır. Seçimleri sadece kendini değil, etrafındaki herkes dahil olmak üzere bütün bir ülkeyi bağlar. Fantastik-Romantik kurgu Umarım...