Yine ve yine büyük bir korkuyla yanıp tutuşuyor, salonun ortasında, bir o yana bir bu yana volta atıyordum. Yerimde duramıyordum.
Tanrı hiçbir zaman, hiçbir mutluluğu bana reva görmüyordu. Önüme engel koymaya, mutluluğuma ısrarla engel olmaya devam ediyordu. İki günlük mutluluğu bile bana çok görmüştü.
Ben düşüncelerimle cebelleşip henüz dinmiş olan gözyaşlarımı yeniden akıtmaya başlarken telefonum, önceki on iki seferki gibi, tekrar çalmaya başlamıştı. Arayanın Jeongin olduğunu adım kadar iyi bildiğim için bakma zahmetine bile girmedim. O an Hyunjin aramadığı sürece, kimin aradığı umurumda değildi.
Her yere gitmiş olabilirdi. Bir anda tekrar krizi nüksetmiş olabilir hatta yeniden aynı çukura kendini sürüklüyor bile olabilirdi.
Anneme olduğu gibi, o da ölüyor olabilirdi.
Düşüncelerim yere çöküp hüngür hüngür ağlamama sebep oldu. Onu kaybetmek istemiyordum, o beni hayata döndürmüştü. Yaşama sebebimi kaybedemezdim.
Düşünmek bile beni üşütmeye yeterken, oraya, az önce oturduğum yere bırakmıştım kendini. Ne kadar soğuk olursa olsun, hareket edecek hâlim yoktu. Altımdaki ince şort ve üstümdeki askılıyla, öylece soğuk parkede uzandığımdan kalktığımda hasta olarak kalkacağımı bilsem de, hiçbir şey gelmiyordu elimden. Nefes almak zor geliyordu.
Bir süre daha öylece yatarak ağladım. Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum fakat gözlerimi tekrar açtığımda sebebi, kapının çalıyor olmasıydı. Aralık kalan perdelerimden sızan güneşe bakılırsa, hava yeni yeni yeni aydınlanıyordu.
Bakışlarım duvardaki saate kaydı, yedi buçuktu. Bu saatte evime gelebilecek hiçbir tanıdığım yoktu. Jeongin veya Changbin hyung olamazdı, uzaktalardı ve zaten gelemezlerdi.
Aklıma başka hiçbir ihtimal gelmezken, öyle olmayacağını bilsem bile, gelenin Hyunjin olabilme ihtimali takıldı aklıma. Düşündüğümle hızla kapıya adımlarken bir takıntılımın olduğu, benim yüzümden daha birkaç gün önce dayak yiyen zorbalarımın olduğu tamamen çıkmıştı aklımdan.
Kapıyı açacağımda göreceğimin ne olacağını bilmiyordum fakat Hyunjin olma ihtimali beni kör etmeye yetmişti. Sadece o ve onun gelmiş olabilme ihtimali vardı.
Kapıyı hızla açtığımda gördüğümle, bu ihtimalle açmış olmama rağmen kalbim tekledi, nefesimin kesilmesine engel olamadım. Bedenimden öyle bir rahatlama akıp gitmişti ki, ben bile hislerime şaşırmıştım. Bir ihtimal olsa ve buna tutunarak kapıyı açmış olsam da, inandığım bir ihtimal değildi.
O Hyunjin'di gittiyse dönmezdi.
Karşımdaki Hyunjin'di ve gerisi önemli değildi. Fakat onu gördüğümde vücudumdaki endişe ve gerginlik bir anda başımdan aşağıya bir kaynar su misali dökülmüştü.
Söylenip onu ittirirken de, kendime çekip sarılırken de gözüm öyle bir dönmüştü ki, elindeki çiçek buketini ve poşetleri görememiştim. Aklım sadece onunla dolup taşarken, gözlerim hiçbir şeyi görmüyordu.
"Nerdeydin sen?!" diyerek onu ittim önce. Gözlerimden istemsizce süzülen yaşlara yine ve yine engel olamadan baktım, şaşkın yüzüne.
Elindeki buket zarar görmesin diye elini bizden uzakta tutmuş ve darbeden engellemişti. Kaşları hafifçe kalkmıştı şaşkınlıkla. Bu tepkiyi beklemediği belliydi. Hoş, ben de beklemiyordum.
Biraz süzerek inceledim sonra, herhangi bir yarası, hasarı olup olmadığına baktım. Olmadığına emin olmamın ardından, boşalan duygularımla ağlamayı sürdürerek, çektim onu kendime hızlıca. Poşetleri yavaşça yere bırakan eli hızla belimi bulmuş, buketi tutan elini ise, çiçekleri yıpratmamak için fazla bastırmamaya dikkat ederek, yine belime sarmıştı. Ben de kollarımı boynuna dolamıştım.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
oblivion
Fiksi PenggemarÖlmek için onca sebep varken ben, yaşamak için sana tutunuyorum. texting-hyunlix* tw: int!h@r, uyu$tu#ucu
