Sadece Birazcık Para Lütfen

6 0 0
                                    

Kendimi sokakta bulup da yeni bir açlık nöbeti hissedince, tek kron istemeden
bürodan ayrılmış olmama pişmanlık duymadım bile. Cebimden öteki talaşı
çıkardım, ağzıma aldım, faydasını da gördüm tekrar. Bunu ne diye daha önce
yapmamıştım? Utan, utan! dedim yüksek sesle. Bu adamdan bir kron istemek, onu
yeniden müşkül durumda bırakmak. Nereden de aklına esti? Böyle bir yüzsüzlüğü
aklımdan geçirdiğim için müthiş kabalaştım kendime karşı. Vallahi de, billahi
de pintiliğin bu derecesini işitmemiştim. dedim. Bir krona ihtiyacın var diye
sen kos git adama, gözlerini oymaya kalkış neredeyse, rezil köpek! Haydi,
marş! Hızlı, daha hızlı, it herif! Gösteririm ben sana!
Kendimi cezalandırmak için koşmaya başladım, atlaya sıçraya caddenin birini
bitirip ötekine başlıyordum, itiraz dinlemez seslenişlerle kendimi ileriye
itiyor, durmak istedim mi dilsiz ve öfkeli, için için bağırıyordum kendime.
Bu şekilde ta yukarılara, Pilestraede'ye kadar gelmiştim. Nihayet daha fazla
koşamadığım için hırsımdan bayağı uluyarak kesilip kalınca, zangır zangır
titreyen gövdemi, bir merdiven basamağına bıraktım. Dur! dedim Ve kendimi
adamakıllı hırpalamak için tekrar kalktım ayağa, kendimi ayakta durmaya
zorladım, güldüm kendi halime, kendi sefaletimle alay ettim Nihayet,
dakikalarca sonra, bir baş işaretiyle kendime oturma izni verdim, ama bu
sefer de merdivenin en rahatsız yerini seçtim.
Allah'ın ne güzel şeydi dinlenmek! Yüzümdeki terleri sildim, geniş nefes
alarak taze havayı çektim içime. Nasıl da koşmuştum! Pişman değildim fakat,
hak etmiştim. Bir kron istemeyi aklından geçiren; işte bunun sonu, işte
cezası! Tatlılıkla nasihat etmeye başladım kendime, bir anne gibi. Gitgide
yüreğim yufkalaştı, yorgun dermansız ağlamaya başladım. Sessiz sakin, için
için bir ağlayıştı bu; gözyaşıı akıtmadan gönülden bir hıçkırış.
Bir çeyrek saat yahut daha fazla hep aynı yerde oturdum. İnsanlar gelip
gidiyor, beni rahatsız etmiyorlardı. Sağda solda küçük çocuklar oynuyor,
caddenin karşı tarafında bir ağaçta bir kuş ötüyordu.
Yanıma bir polis geldi:
Burada niçin oturuyorsunuz?, dedi.
Niçin mi oturuyorum?, diye sordum. Hoşlandım da onun için. Yarım saatten beri size bakıyorum, dedi. Tam yarım saattir burada
oturuyorsunuz.
Eh, aşağı yukarı!, cevabım verdim. Var mı başka bir diyeceğin? Öfkeyle kalkıp
yürüdüm.
Pazar meydanına varınca durdum, caddeye aşağı baktım. Hoşlandım da onun için!
Bu da cevap mıydı sanki? Yorgunluktan, demeliydin; sesini ağlamaklı
yapmalıydın, öküzün birisin sen, numara yapmasını bile beceremiyorsun!
Yorgunluktan! Ve bir beygir gibi inlemeliydin.
Yangın kulesinin yanma gelince tekrar durdum, yeni bir ilhama kaptırmıştım
kendimi. Parmağımı şaklattım, yoldan geçenleri hayrete düşüren bir kahkaha
attım ve şöyle dedim:
Sahi, sen rahip Levison'a gitmelisin. Cidden ona gitmelisin. Sırf bir tecrübe
için tabii. Hem ne kaybedersin? Hava da çok güzel madem.
Pascha Kitabevi'ne girdim, adres rehberinde rahip Levison'un oturduğu yeri
buldum, yola koyuldum. Göster kendini! dedim. Yalnız, aptallığın lüzumu yok!
Vicdan mı dedin? Delilik etme, bu yoksulluğunda vicdan neyine senin? Karnın
aç, çok aç, ve sen ilk defa önemli ve zaruri bir şey istemeye gidiyorsun.
Fakat başını omzuna yatırman, sözlerini dokunaklı söylemen şart. Yapamaz
mısın? O takdirde seninle bir adım bile atmayacağımı bilirsin. Sonra şu da
var: Dalalettesin, geceleri karanlığın kuvvetleriyle, insana dehşet salan o
sessiz ve koca ifritlerle boğuşuyorsun; açsın, ekmeğin; susuzsun, sütün
şarabın yok! Bak, ne hallere düştün. Kaldın karanlıklarda, lambanda bir damla
yağın yok! Fakat Tanrının keremine inanıyorsun, imanını zayi etmedin henüz,
hamdolsun! Tanrının keremine bu kadar inandığına göre ellerini
kavuşturmalısın. Dünyalığa gelince, her çeşit dünyalıktan nefret etmen
gerekir. Dua kitabı ise, o da başka, dua kitabı bir iki kronluk bir
hatıradır... Rahibin kapısı önünde durdum, okudum: Görüşme saatleri 12 den
4'e kadar.
Şimdi aptallığın lüzumu yok! dedim. Bu işi ciddi tutmak gerek. Ha şöyle, eğ
başım, az daha... Rahibin dairesinin zilini çaldım.
Rahip efendiyle görüşebilir miyim?, dedim kıza; fakat Tanrı adım
karıştıramamıştım sözüme.
Rahip efendi sokağa çıktı!, diye cevap verdi kız. Sokağa çıktı! Sokağa çıktı!
Bu benim bütün planımı bozmuş, söylemeyi tasarladığım şeyleri alt üst
etmişti. O uzun yürüyüş neye yaramıştı sanki? Kalakalmıştım. Önemli bir şey
miydi? diye sordu kız.
Hayır!, cevabım verdim. Hiç de mühim değil! Tanrının lütfettiği bu güzel
havada şöyle bir gideyim de rahip efendinin hatırım sorayım demiştim.
Ben duruyordum, kız duruyordu. Kızın dikkatini ceketimi tutan toplu iğneye
çekmek için mahsus göğsümü öne çıkardım; niçin geldiğimi yalvaran
bakışlarımdan anlasın istedim; fakat zavallıcık hiçbir şey anlamadı, hiçbir
şey...
Hava çok güzel, evet. Acaba hanımefendi de mi sokağa çıktı?
Hayır, fakat romatizması var, kanepede yatıyor, yerinden kımıldayamıyor...
Bir haber bırakacak, bir şey söyleyecek misiniz?
Yo, hayır. Ben sık sık böyle gezintilere çıkarım, biraz hareket etmiş olmak
için öğle yemeğinden sonra dolaşmak çok iyidir.
Dönüş yolunu tuttum. Daha fazla çene çalmanın ne faydası vardı? Hem sonra
başım dönüyordu, neredeyse yığılıp kalacaktım yere. Görüşme saatleri 12 den
4'e kadar. Bir saat geç gelmiştim. Kerem, inayet saati geçmişti.
Stortorv'da kilise yanındaki kanepelerden birine oturdum. Allah'ım, her şeyi
ne kadar da kara görüyordum artık.
Ağlamıyordum, pek yorgundum çünkü. Istırabın son perdesinde, bir şey yapmayı
düşünmeden, hareketsiz oturuyor, açlıktan ölüyordum. Bağrım iltihaplanmıştı
herhalde; içim öyle fena yanıyordu ki! Talaş çiğnemem artık para etmez olmuş,
bu boşuna gayretten çenelerim tutulmuştu. Çenelerimi yormaktan vazgeçtim.
Bıraktım işi oluruna. Üstelik yolda bulup hemen kemirmeye başladığım bir
parça portakal kabuğu, midemi bulandırmıştı. Hasta idim; bileğimdeki
atardamarlar mavi mavi şişmişlerdi.
Ne ummuştum? Bütün gün bir kron uğruna taban tepmiştim, bu para beni ancak
birkaç saat daha yaşatabilirdi. Kaçınılmaz akıbet ha bir gün önce gelip
çatmış, ha bir gün sonra, ne fark ederdi sanki? Dürüst bir insan gibi
davransaydım şimdi çoktan ölmüş, ebedi istirahata çekilmiş, kaderime boyun
eğmiş olmam gerekirdi. Bu anda zihnim açıktı gayet. Ölecektim işte;
sonbahardı, her şey kış uykusuna gömülüyordu. Ben her çareye başvurmuş,
bildiğim her yardım kaynağından faydalanmak istemiştim. Duygulanmış, hep bu
düşünce üzerinde duruyor, zihnimde yemden bir kurtuluş ümidi belirdikçe
fısıltıyla itiraz ediyordum: Hey sersem, sen ölmeye başladın bile! Birkaç
mektup yazmalı, her şeyimi tamamlayıp hazırlanmalıydım. Güzelce yıkanacak,
yatağımı düzeltecektim; elimde avucumda kalmış en temiz şeyleri, yani iki
beyaz yazı kağıdım başımın altına koyacaktım; sonra da yeşil battaniyeyi...
Yeşil battaniye! Birden ayıldım, kan başıma hücum etti, kalbim küt küt atmaya
başladı. Kanepemden kalkıp yürümeye koyuldum, içimde yeniden hayat
kımıldıyordu, kopup gelen kelimeleri tekrarlıyordum boyuna: Yeşil battaniye!
Yeşil battaniye! Bir şeye yetişmek ister gibi yürüyüşümü gittikçe
hızlandırdım; çok geçmeden, teneke atölyesine, odama vardım.
Bir an bile oyalanmadan, yahut kararanda tereddüt etmeden yatağa gittim. Hans
Panli'nin battaniyesini yuvarlayıp durdum. Aklıma gelen bu mükemmel fikir de
beni kurtaramazsa bu iş bir acayip bitecekti. içimde beliren aptalca
düşünceler bana tesir etmiyordu, hepsini defettim bir yana. Evliya değildim
ben, bir fazilet örneği değildim, aklım başımdaydı henüz...
Battaniyeyi koltuğuma sıkıştın? Stener Caddesi'nde 5 numaraya gittim.
Kapıyı vurdum, ilk defa o büyük ve yabancı salona ayak bastım; kapıda
çıngırak, başımın üzerinde mahzun mahzun birkaç kere çaldı. Yandaki odadan
bir adam çıktı; ağzı yemek dolu, lokmalarım çiğneye çiğneye geldi, tezgahın
gerisine dikildi
Gözlüğümü rehin bıraksam bana yarım kron verir misiniz?, dedim. Birkaç gün
içinde gelir, gözlüğü geri alırım.
Nasıl? Çerçevesi demirden, değil mi?
Evet.
Yok, istemem.
Öyle, haklısınız. Ben de şöylece sordum zaten. Bir de battaniyem var, artık
bana lazım olmayacak, herhalde bunu alırsınız zannederim.
Maalesef bir yığın battaniye var bende, cevabım verdi. Battaniyeyi açmam
üzerine üstünkörü bir baktı:
Hayır, kusura bakmayın. Benim işime yaramaz.
Size önce kötü tarafını gösterdim, öbür yüzü daha iyidir.
Olsun, fark etmez, ne yapayım görüp de! Siz bu battaniye için kimseden on öre
alamazsınız!
Evet, matah bir şey değil şüphesiz; fakat kullanılmış başka battaniyelerle
beraber satışa çıkarabilirsiniz, diye düşündüm.
Boşuna zahmet!
Yirmi beş öre de vermez misiniz?
Hayır, hem istemem azizim, dükkanımda durmasını bile istemem.
Bunun üzerine battaniyeyi tekrar koltuğuma alıp odama döndüm.
Hiçbir şey olmamış gibi davrandım, battaniyeyi yeniden yatağın üzerine
serdim, her zamanki gibi güzelce düzledim; yaptığım şu son marifetten,
üzerinde hiçbir iz kalmasın istedim. Bu dolandırıcılığa karar verdiğim anda
aklımın tamamen başımda olması imkansızdı. Düşündükçe bu iş bana daha da
imkansız görünüyordu. Ya bir dermansızlık nöbetine kapılmış, ya da irademin
gevşediği bir anda gafil avlanmıştım. Hem ben bu tuzağa yüzde yüz düşmemiştim
ki! Kötü bir iş yapmakta olduğumu sezinlemiş, işe önce gözlükle girişmiştim.
Hayatımın son saatlerini lekeleyecek olan bu günahı işlemeye fırsat
bulamadığım için çok seviniyordum. Sonra yine şehre yollandım.
Kurtarıcı kilisesi yanında tekrar bir kanepeye çöktüm; basım göğsümde, son
heyecandan bitkin, açlıktan çökmüş, uyuklamaya başladım. Ve zaman
ilerliyordu.
Bu saati de dışarıda oturarak geçirmek istiyordum, odamdan daha aydınlıkça
idi burası. Hem sonra, açık havada olunca bağrımdaki didişmenin, şiddetinden
kaybettiği vehmine de kapılıyordum. Odaya, öyle fazla geçlere kalmadan
dönebilirdim nasıl olsa.
Uykuyla boğuşuyor, düşünüyor, tarifsiz acılar çekiyordum. Ufak bir taç
parçası bulmuştum, temizleyip ağzıma attım, dilimin üzerinde bir şey olsun
diyerek. Bu hariç, kımıldamıyor, gözlerimi bile kıpırdatmıyordum, insanlar
gelip gidiyor; araba takırtıları, at patırtıları, sesler havayı dolduruyordu.
Fakat ben bir de düğmelerle teşebbüse geçmeyecek miydim? Bir şeye
yaramayacaktı tabii, üstelik hastaydım da! Ama düşününce, dönüşte nasıl olsa
Amcanın önünden geçmem gerekiyordu.
Nihayet yerimden kalktım, güç halle yavaş ve sendeleyerek yürümeye başladım
caddelerde. Kaşlarımın üzerinde yakıcı bir ıstırap hissediyordum, bir ateş
nöbeti yaklaşıyor ve ben mümkün mertebe ayağımı çabuk tutmaya bakıyordum.
Yine ekmekçi dükkanının önünden geçtim, ekmek yine yerinde duruyordu.
Yapmacık bir kararla, burada durmaya gelmez, dedim. Fakat içeri girsem de bir
lokma ekmek rica etsem? Bu düşünce bir şimşek, bir parıltı gibi vurdu geçti
zihnimden. Bosver! diye fısıldayıp başımı salladım. Kendimle
alay ederek yola devam ettim. Bu dükkanlardan bir şey istemenin
faydasızlığını biliyordum pekala.
Urgancılar geçidinde bir kapı aralığında bir çift fısıldaşıyordu. Az ilerde
bir kız, camdan başını uzattı. Gayet sakin, düşünceli yürüyor, görünüşümle
bin bir şey düşündüğü belliydi. Ve kız, sokağa çıktı.
Ne haber, moruk, ya sen hasta mısın? Aman Allah korusun, bu surat ne böyle?
Ve kız hemen geri kaçtı. Birden durdum. Ne vardı suratımda? Sahiden de ölmeye
mi başlamıştım? Elimi yanaklarımda gezdirdim: Avurtlarım çökük, tabii.
Yanaklarım, dipleri iç tarafta iki fincan gibiydiler. Hay Allah! Ve yoluma
devam ettim.
Fakat yine durdum, hayal edemeyeceğim kadar zayıf olmalıydım. Gözlerim çukura
batmış, kafamın içine gömülmüştü. Yüzüm nasıldı acaba? İnsanın henüz
yaşarken, sadece açlık yüzünden çirkin, korkunç biçimlere girmesi, çok rezil
bir şeydi, rezil! İçimde o çılgınca, öfkeyi yeniden hissettim; son parlayış,
son deprenişti bu. Aman Allah korusun, bu surat ne böyle? Memlekette eşi
emsali bulunmayan bir kelle götürüyor, aman Allah korusun, bir hamalı tuz buz
edebilecek kuvvette bir çift yumruk taşıyor ve Kristiania şehrinin göbeğinde
suratım suratlıktan çıkacak kadar açlık çekiyordum! Ne işti bu? Bir beygir
gibi ha babam ha kendini zorlamış, gece gündüz gözlerim önüme akıncıya kadar
okumuş, çalışmış, beynimdeki zekayı açlıklara akıtmıştım! Ne geçmişti, lanet
olsun, elime? Sokak sürtükleri bile, bu manzaradan kendilerini koruması için
Tanrıya yalvarıyorlardı. Fakat artık buna bir son vermek lazım... Anlıyor
musun? Son vermek lazım, şeytanlar görsün yüzümü!... Sürekli şekilde büyüyen
bir gazapla, bitkinliğime içerleyip dişlerimi gıcırdatarak, ağlıya küfrede,
sendeleye tökezleye yürüyor, yanandan geçenlere dikkat bile etmiyordum.
Kendime işkence etmeye başlamıştım tekrar. Alnımı kasten sokak fenerlerine
çarpıyor, tırnaklarımı avuçlanma batırıyor, düzgün konuşamadı mı öfkemden
kudurarak dilimi ısırıyor, canım yandıkça deliler gibi gülüyordum.
Evet ama, ne yapacağım? dedim sonunda. Ayağımı yere vurarak, bir kaç kere
tekrarladım: Ne yapacağım? Yanımdan bir bey geçiyordu, gülümseyerek
hatırlattı:
Gidip bir odaya kapattın kendinizi!
Peşinden baktım. Meşhur kadın hastalıkları doktorlarımızdan biriydi bu, Dük
dedikleri. Benim ne halde olduğumu o bile anlamamıştı; tanıdığım, bir zamanlar elini sıktığım o bile. Sakinleştim. Kendimi bir odaya kapattırmak
mı? Evet, çıldırmıştım, haklıydı. Deliliği kanunda hissediyordum, deliliğin
beynimi talan ettiğin! hissediyordum. Demek benim sonum buydu, ne çare! Yine
yavaş, üzgün yürüyüşüme döndüm. Demek demir atmam gerekiyordu!
Birden bire sükuna kavuşmuştum. Fakat odalara kapattırmam kendimi, dedim,
işte bu olmaz, yalnız bu! Korkudan sesim kısılmıştı. Boşuna yalvarıp
yakalıyordum: İşte yalnız, kapatmasınlar beni! O zaman beni belediyeye
götüreceklerdi, hiçbir gün ışığını sızmadığı karanlık bir hücreye
kapatacaklardı. İşte ben yalnız bir bunu istemiyorum! Önümde açık, başka
yollar yok muydu sanki; bir de onları deneyecektim; daha çok gayret
sarfedecek, vaktimi buna harcayacak, bıkıp usanmadan kapı kapı dolaşacaktım.
Bir müzik dükkanını işleten Çişler vardı mesela; ben ona henüz hiç
gitmemiştim ki! Bir çaresi bulunurdu elbet... Hem yürüyor, hem konuşuyordum.
Sonunda heyecanımdan yine ağlamaya başladım. Beni odalara kapatmasınlar da!
Çişler? Bu Tanrının bir işareti miydi yoksa? Ben bu ismi herhalde sebepsiz
hatırlamamıştım, üstelik çok da uzaktaydı Cisler'in dükkanı. Ama ne olursa
olsun bir de ona gitmek istiyordum; yavaş yürür, arada dinlenirdim. Dükkanın
yerini biliyordum, eskiden ara sıra giderdim, ferah günlerimde ondan birkaç
nota satın almıştım. Ondan yarım kron istemem doğru muydu? Sıkılırdı belki;
bir kron istemeliydim. Dükkana vardım, patron nerede diye sordum, beni
odasına götürdüler, çok zarif giyinmiş oturuyor, önündeki kağıtları
inceliyordu.
Kekeleyerek özür diledim, ricamı söyledim kendisine müracaata mecbur
kaldığımı... Uzun sünmez, yakında öderdim... Yazınım ücretim alır almaz...
Bana pek büyük bir iyilik etmiş olacaktı.
Daha ben konuşurken, o masasına dönmüş, tekrar işine dalmıştı. Sözlerimi
bitirince yan gözle bana baktı, o güzel başını salladı: Hayır! dedi. Sadece
hayır Ne bir açıklama, ne de başkaca bir söz.
Dizlerim şiddetle titriyordu; küçük, cilalı parmaklığa yaslandım. Bir daha
denemem gerekiyordu. Buradan çok uzakta Vaterlandda durup dururken ben onun
ismini ne diye hatırlamıştım? Sol böğrümde bir iki kasılma oldu, terlemeye
başladım. Hıı! Çok dardayım. dedim. Biraz da hastayım. Birkaç günü geçmez,
borcumu mutlaka öderim. Bir lütufta bulunsanız?
Azizim, ne diye doğruca bana geldiniz? dedi. Siz benim için rasgele bir
adamsınız. Ben ne tanırım, ne bilirim sizi. Gazeteye gitsenize, onlar
tanırlar sizi.
Fakat yalnız bu akşam için! Bu saatte gazete kapalı, bense çok açım.
Durmadan başını sallıyordu; kapının tokmağını tuttuğumda hala başını
sallıyordu.
Hoşça kalın! dedim.
Bu öyle yüce bir işaret değilmiş! diye düşündüm, acı acı gülümsedim. Bu
kadarım ben de yapabilirim pekala! Yorgun, bitik, bir semtten ötekine
yürüdüm; arada bir merdivenlere çöküyor, dinleniyordum. Bari odalara
kapamasalar beni! Bir odaya kapatılmak korkusu peşimi hiç bırakmıyor, bende
rahat huzur koymuyordu. Yolumun üstünde bir polis gördükçe karşılaşmamak için
hemen bir yan sokağa sapıyordum. Adımlarını yüze kadar say! dedim. Sonra
talihimizi bir daha deneyelim! Elbet bir çaresi bulunur...
İç çamaşırı satan küçük bir mağaza idi, daha önce hiç girmediğim bir dükkan.
Tezgah gerisinde bir adam, arka planda kapısı porselen plakalı bir yazıhane,
sıra sıra dolu raflar. Son müşterinin yanağı gamzeli bir genç kadın dükkandan
çıkmasını bekledim. Ne de mesut görünüyordu. Ceketi toplu iğne ile
tutturulmuş ben, kadının dikkatini çekmek istemedim, basımı çevirdim.
Arzunuz?, diye sordu tezgahtar.
Patron burada mı?, dedim.
Bir dağ gezintisi yapmaya Jotunheimen'e gitti, cevabını verdi.

Yeniden DoğmakHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin