BÖLÜMDE KULLANILAN FİLMLER:
-E.T.
-A.I.
-Üçüncü Türden Yakınlaşmalar
-Indiana Jones
- Jaws
-Jurassic Park
Kesik kesik soluk yalıp veriyordum. Yapabileceklerimi hızla aklımdan
geçirerek kafamda bir plan yapmaya çalıştım. Benim için geliyorlardı.
Bunu biliyordum. Bu bir tahmin ya da hezeyan değildi. Öyle olmasını
isterdim kuşkusuz ama değildi. Tamam, belki de istemezdim ama bu benim
hastalıklı, serüvene muhtaç ruhumla ilgiliydi ve eminim ki şu an
yaşadıklarımı betimleyebilecek bir kelime olsa dehşet ve korku dışında
bir amaca hizmet edemezdi. Olanların ilk ne zaman başladığını
düşünmeye başladım ve beynimin kurgusunda küçük bir flashback belirdi.
"...Ve bu yüzden Tim'e dikkat et... Söylediklerimi dinliyor musun sen?"
"Ha? Evet... Şey, kaç gün demiştin?"
"Beş gün, tatlım... Ayrıca daha dememiştim. Babanın iş yemeğine
gidiyoruz, ev senle Tim'e emanet."
Hangimizin daha güvenilir olduğunda karar veremediğinden ikimize diye
yuvarlamıştı. Gerçi ikimizi toplasan bir güvenilir insan etmezdik, o
da ayrı bir konu ama insanın, oyuncaklarını gerçek sandığı için
annesine şikâyet eden kardeşiyle aynı kefeye konması küçük
düşürücüydü. Aslında bundan zaman zaman ben de şüphe duyuyordum ama
pekâlâ anneme şikâyet etme gerekliliği görmediğim için bir adım
öndeydim.
"İyi eğlenceler."
"Unutma, kardeşine dikkat et!"
"Tamam"
Okul sıkıcıydı ama okul çıkışlarından istediğim kadar vakit
geçirebilme durumu eğlenceliydi. Her gün ya Benji'nin yakasına
yapışıyor ya da kütüphanedeki kadına anlamsız sorular sorarak meşgul
ediyordum. Bazen rastgele gördüğüm bir kafeye oturup saatlerce kahve
içerek insanları izliyor, bazen gizliden gizliye telefonla
konuşuyormuş gibi yaparak çevremdekilerin ne zaman aslında biriyle
konuşmadığımı anlayacaklarını bekliyordum. Ya çok profesyonel bir
oyuncuydum ya da çevremdekilerin umurunda değildim. İlkinin doğru
olduğunu varsayarak kendimi avutuyordum.
Bir gün nihayet Benji'nin annesi yarım saatliğine kalmasına izin
verdiğinde okula en yakın kafede oturup bir şeyler içmekteydik.
"Hadi ama! Bundan nasıl mutlu olmayabilirsin, Benji? İki hafta boyunca
tatile gidiyorsun... Hem de okul varken!"
"Bilmiyorum, Novak... Neyi sevip sevmediğine göre keyif aldığımız şeyler
de değişebilir. Ben... Bilirsin beni... Pek tatil insanı değilimdir.
Kışları en azından evden çıkmamak için bir bahanem oluyor ama şu tatil
zamanlarını hiç sevmiyorum."
"Saçmalama ve şu saçma sosyal yoksunluklarını bir kenara koy, dostum.
En azından tüm gün kızgın güneşin altında sırtına tuzlu deniz suyu
değerken uyuklayabileceksin."
"Öyle betimlersen her şey güzel olur ama ben... Ve yüzmek..."
"Sakın bana yüzme bilmediğini söyleme!"
"Elbette biliyorum ama... Pek pratiğini yapmıyorum diyelim."
"Sudan korkuyor musun yoksa?"
Kızarmıştı ve utanarak cevap vermeye yanaşmadı.
"Aman Tanrım, Benji! Sana inanamıyorum... Sudan korkuyor musun?"
"Sorun sadece su da değil... Yani bilmiyorum... Havuz kenarına, plaja ya
da içinde su olan herhangi bir yere gittiğimde oraya ait olmadığımı
hissediyorum."
"İşi felsefeye yükleme, Benji. Belki boğulmaktan belki yüzmekten
sonuçta bir şekilde sudan korkuyorsun işte. Ama bu korkunu yenmeden
ondan kurtulamazsın ki!"
"Şu ana kadar idare ettim işte."
"Hayatında kaç kere havuza ya da denize girdin ki?"
Hüzünle yüzüme baktı.
"Dalga geçiyorsun..."
"Ailem pek üstüme gelmedi bu konuda."
"Şimdi ben geliyorum ama! Yani herkes eğlenirken bir köşede oturup
onları mı izleyeceksin?"
Sanki söylediklerim kolay kolay öngörülemeyecek kehanetlermiş gibi
dehşetle sözlerimi düşündü. "Haklısın..."
Ona üzülmüştüm. Mutlu olmasını istiyordum. Kuzenlerini bana
bahsettiği kadar tanıyordum ve her fırsatta onunla dalga geçen minik
yaratıklar olduklarını bildiğimden şüphesiz bu korkusu onlar için
eşsiz bir kozdu. Öbür yandan kimse onunla alay etmese bile herkesin ne
kadar eğlendiğini ve neden onlar gibi olamadığını sorgulayarak bir
depresyona davetiye vermiş olacaktı.
"Ama anlamıyorsun, Harper..." Ofisine girdiğimde Patrick telefonda
büyük olasılıkla kız arkadaşı olduğunu tahmin ettiğim biriyle konuşmaya
dalmıştı.
"...Onlar... Onlar gerçek" Beni görünce duraksadı, "... Ben seni sonra ararım."
"Harper mı?"
"Kadınları anlamak ne mümkün..."
"Bana bilmediğim bir şey söyle, Patrick. Yine evlenme mevzusu mu?"
"Hayır, bir süredir konusunu açmıyor şükürler olsun ki. Şimdiki sorunu
ben ve inançlarım."
"İnançların mı? Onunla ne ilgisi var?"
"Dün odamda bir şey ararken uzaylılarla ilgili araştırmalarımı görmüş.
Bunun onu endişelendirdiğini söyledi."
"Tekrar soruyorum: Onunla ne ilgisi var? İstersen tirbuşonların canlı
olduğuna inan bu beni hiç alakadar etmez."
"Bilmiyorum, beni istediği adama dönüştürmek istiyor ama ben... Ben
böyleyim işte. Beni tanırsın, bazı toplum tarafından onaylanmayan
şüphelerim olabilir."
"Peki, bu uzaylı olayı nasıl başladı? Epeydir bahsettiğini
duymamıştım. Sakın bana ölmeden önce izlemeniz gereken filmlerde
gördüğün bir bilim kurgu filminden sonra bu hevese kapıldığını
söyleme."
"Ne?"
"Bilirsin şu ergenlere hayatı sorgulatan ve üzerinde bıraktıkları
etkiyi toplasan bir elin parmağını geçmeyecek denli olan filmlerden
bahsediyorum."
"Böyle bir film görsem tanırım."
"Böyle bir film tarafından darmadağın edilmek istiyorsan 2001: Space
Odyssey'i izle."
"Bir film tarafından darmadağın edilme fikri beni cezbetmiyor."
"Çünkü sen sevgilinin liderliğinde sinema filmi seçimleri yapan ve
sadece arkadaş ortamında konuşulduğu için bazı popüler dizilere
başlayan bir zavallısın."
"Bu da bir sebep... Ama onun dışında... Bilmiyorum ki insan sadece çok
sevdiği bir şey tarafından darmadağın edilebilir gibime geliyor."
"Bunlar aşk çocuğu replikleri..."
"Yani, izlediğim hiçbir film bana dokunmuyorsa beni nasıl darmadağın
edebilir ki?"
"Sadece o filmi bulamamışsındır. Benimki neydi bilmek ister misin?"
"İnan hiç merak etmiyorum."
"Madem bu kadar ısrar ediyorsun... Uçan balonlar tarafından göğe
yükselen bir ev ile ilgiliydi ve evin içindekiler de yaşlı ve huysuz
bir adamla şişman bir izciydi."
"Böyle bir film üzerinde ne gibi bir etki bırakabilir ki?"
"Tahmin bile edemezsin, koca oğlan. Yaşlı insanlara bakamıyor ve ne
zaman ölüm ya da hayattan bahsedilse tuvalete gidip ağlıyordum."
"Bazen keşke herkes senin kadar iyi olabilse diyorum."
"Ben iyi değilim, sadece kötü de değilim ve bu da beni toplumun diğer
taş kalpli şeytan ruhlu kesiminden bir adım öteye taşıyor."
Patrick düşündü. "Her neyse... Ne söylemek istiyordun?"
"Ah, o mesele... Şey, ben diyordum ki fobileri yenmek için sanal
gerçeklik ya da ne bileyim simülasyon oyunu tarzı bir şeyin var mı?"
"Ne için?"
"Fobileri yenmek"
"Hayır, orasını anladım ama daha da detaylandırmanı ummuştum."
"Tabii... Bir arkadaşım tatile gidecek ama yüzmekten ve sudan korkuyor.
Ben de onun kendini rahat hissetmesi için bir boyut açıp onun bu
korkusunun ilk çıktığı anı düzenleyeceğim."
"Ama yaşanmış bir anıyı düzenlemen kurallara aykırı."
"Peki ya yaşanma olasılığı olan bir anı?"
"Ben... Bilmiyorum, sanırım sorsak daha iyi olur."
"Kime?"
"Çalıştığım yeri görmüş müydün?"
"Büronu mu? Evet, oraya gittiğimizi hatırlıyorum."
"Hayır, diğeri... Urban ile çalışmalarımızı yaptığımız ofis."
"Öyle bir ofisiniz mi var? Urban ile bir ofisiniz var ve ben bilmiyor muyum?"
"Kurula kabul edildiğimin ilk zamanlarından beri orada boyutları
düzenliyorum. Bilirsin, kodlama gibi. Urban'ın bana verdiği tarifler
doğrultusunda potansiyel evren yaratıyorum."
"Potansiyel evren mi?"
"Evet, şu bahsettiğin yapay gerçeklikler..."
"Peki, gerçek olan gerçeklerden ne farkı var?"
"Gerçek değiller."
"Daha detaylı bir tanım beklemiştim."
"Boyutlar arası geçerliliği olan eylemler orada işlenir. Mesela burada
yaşanan kötü bir olay sadece bu boyutu ilgilendirir ama orada yaşanan
bir şeyden her boyut sorumludur."
"O zaman güvenliği daha sıkı olmalı."
"Aksine, oraya pek kimse gitmez. Genelde ayyaşlar ve keşler kendi
gerçekliklerinden kaçmak için birkaç galaksi hırsızı da elindekileri
saklamak için kullanırlar."
"Orayı... Daha farklı hayal etmiştim. Bilirsin, şu yeşil ovalar ve çitli
mutlu evlerle."
"Şunu sakın unutma, Novak: En güzel gerçeklik hiç yaşanmamış olandır."
"Yaşayıp da keyif alabileceğimiz gerçeklerimiz de olamaz mı?"
"Bilmem ki... Yani, insan zihniyeti mükemmeliyetçidir. Hayatsa kusurlu..."
Düşündüm. "Biz nereden geldik bu konuya ya?"
"Senin olduğun bir yerde her zaman bir şekilde bu konuya gelinir.
Yanındakinin zekâ seviyesi ne olursa olsun."
"Eğer çok aptal biriyse konusunu açmam ve sakince akıllanmasını
beklerim. Aptal insanlarla hayattan konuşacak değilim."
"Aslında en çok onlarla konuştuğunda tadına varabiliyorsun, biliyor
musun? Çünkü zeki olanlar yine sana bildiğin şeyleri daha teknik ve
süslü kelimelerle söylüyor. Dâhiler bilmediğin şeyleri süsleyerek
söylüyor. Eline geçen ne? En absürt teorinin de en falan filan uzay
kurulu tarafından ortaya atılmış spekülasyonun da söz konusu evren
olunca geçerliliği aynı: Yetersiz. Sadece aptallarla evren hakkında
konuşurum. En azından hiçbir şey bilmediklerini kabul ediyorlar ve bu
da bu konu hakkındaki tek kanıtlanabilir yorum zaten."
"Az önce zeki olduğum için bana kendimi aptal hissettirdin."
"Zeki olduğunu..."
"Hayır, daha fazla boşluğa düşmeye niyetim yok. Dünyevi şeylere
dönelim: Ne yapacaksan yap ve arkadaşımın yüzme fobisini yok et derken
aradığım boyutlar arası bir alternatif evrenden çok... Bilirsin, şu
internette reklamı çıkan ve yanlışlıkla olmadığı sürece asla üstüne
tıklamadığın reklamlardaki üç haftada selüloitlerinizden kurtulun ya
da iki günde İngilizce öğrenin tarzı basit ve büyük ihtimalle uydurma
bir fikirdi."
"Sadece arkadaşına olan bağlılığın biraz göz yaşartıcı..."
"Göz yaşartıcı mı? Nasıl bir sıfat bu böyle? Göz kamaştırıcı olmasın o?"
"Ama insanı duygusallaştıran şey gözlerini kamaştırmaz ki!"
"Duygusallaşmak insanı ağlattığına ve ağlayınca insanların gözleri
kamaştığına göre..."
İkimiz de birkaç saniyeliğine durduk. "Benimle fazla takılıyorsun,
sakın bu cümleleri sevgilinin yanında da söyleme."
"Onlar sadece sana özel, tatlı kız."
"Ah, ne kadar da özel hissettiriyor..."
"O zaman bir şeyler ayarlayınca sana haber veririm, tamam mı?"
"Harika"
Akşam bir an için Anna'yı bir yere davet etmek gibi bir fikir
aklımdan geçti ama bir şey söylemedim. Annem ve babam mesaj attı.
Onlarla yazıştık. Evin balkonunda oturmuş dışarıyı izliyordum. Aslında
ben de zaten dışarıda olduğuma göre burada etrafı izliyordum demek
daha yerinde olur. Tim içeride kim bilir ne yapıyordu ve karşı evdeki
Janet ışıkları açmış, salonda oturuyordu. Pencereden televizyonun açık
olduğunu görebiliyordum ve erkek arkadaşıyla romantik bir film
izlediklerini ya da mutsuz bir dostuyla keyiflerini yerine getirmek
adına komik videolar izleyerek eğlendiklerini hayal ediyordum. Dolapta
annemin birkaç gün için yaptığı yemekler vardı. Yemeklere pek laf
etmem çünkü açlık, artan nüfusun şehirlere orantısız dağılımı, bunu
bulamayan insanlar vesaire. Bütün bunlar elbette benim için de en az
başkaları kadar trajik ve üzücüydü ama üzülmemin onlara bir yararı
yoksa niye üzüleyim ki? Yoldaki kedilere yemek verir ve bazen de
sokaktaki dilencilerle sohbet ederdim ve bence bu benim için oldukça
yeterliydi. Ayrıca onlara yardım etmeme sebebim onlara yardım etmek
istemem ya da kapitalizmin körelttiği insani zaaflar falan da değildi.
Öyle bir şey aklıma gelmezdi. Yani yapılacaklar listesi asılsa ve
içinde zor durumdaki insanlara acı veya selamlaştığında iki kere öp
gibi kuralların hepsinin yazılı olduğu bir tabela olsa buna uyardım
elbet ama durup dururken beğenmediğim bir yemeyi sevmediğimi
söylemenin onlara ne gibi bir zararı olduğunu kestiremiyordum işte.
Sonuç olarak biraz vicdanımı rahatlattıktan sonra rahatlıkla
söyleyebilirim ki annemin yemeklerini sevmiyorum. Ben de bu yüzden
aralarından yeme şansımın bile olmadığı bazı karışımları seçerek
dışarı çıkarttım. Tim yanıma geldi.
"Ne yapıyorsun?"
"Bunları Janet'e götüreceğim."
"Ama annem onunla konuşmamamız gerektiğini söylemişti."
"Evet, bunu söylemişti."
Aval aval yüzüme baktı.
"Ne? Doğru hatırlıyorsun, tebrikler harika bir hafızan var."
"Onun sözlerine karşı mı geliyorsun?" Bir ispiyon kokusu almış olmak
onu heyecanlandırmıştı.
"Senin de söylediğin gibi konuşmamamız gerektiğini söyledi. Daha önce
yaşandı ve bitti. Ama şu an için şimdideyiz ve bana şimdi için
herhangi bir talimat verilmedi."
"Konuşmayın demek her zaman için konuşmayın demektir."
"Tamam, o zaman ben de tek kelime etmeden yemek götürürüm."
"O annemin hazırladığı yemekler mi?"
"Dışarıdan pizzaya tercih mi edersin?"
"İstersen ben götürürüm."
"İşte duymak istediğim zekice bir cevap. Ara sıra seninle kardeş
olabileceğimizi düşünüyorum."
"Ama annem aradığında ne söylesem bilemedim."
"Uyanık velet... Kozlarımızı paylaşma vakti."
"Bilgisayar oyunu oynamak istiyorum. Zaten daha sınavlar başlamadı."
"Hiç yaratıcı değilsin, ne yaparsan yap. Sonra görüşürüz."
Yanıt vermeden odasına gitti. Bu küçük teknoloji çağı şempanzesiyle
aynı kandan olduğumuza inanmakta zorlanıyorum.
"Merhaba Janet"
"Oh, selam"
"Girebilir miyim?"
"Evet, evet elbette" İçerisi şehir çöplüğünden farksızdı.
"Kusura bakma, birini beklemiyordum da."
"Yalnız mıydın?"
"Evet"
"Ben... Sanmıştım ki..."
"Kimse yok, tatlım. Televizyonun sesi rahatsız ettiyse affedersin."
"Yok, hayır..." Elimdekileri uzattım. "...Şey, bunlar senin için. Annem yapmıştı."
"Bana mı?"
"Hayır, aslında ben... Yani kardeşim ve ben yalnız kalıyoruz da kaçamak
yapalım dedik ve yemekler de tazeydi... Biraz saçma oldu ama her neyse,
belki açsındır ve dolapta bir şey yoktur diye düşündüm."
"Ah, bu çok ince bir düşünce... Bana eşlik etmek ister misin?"
"Ben yedim."
"Belki bir çay ya da kahve?"
"Şey... Aslında belki bir çay içebilirim." Mutfak ünitesiyle salon
birleşikti. Çay koymaya gitti.
"Annen beni pek sevmiyor, ha?"
"Ben öyle demezdim... Yani, bazıları sevgisini göstermemeyi tercih eder."
"Ya da sevgisizliğini..."
"Seni sevmemesi için ona bir şey yapmadın ki, Janet!"
"Bu sevmemesi için bir neden değil maalesef." Cebinden bir sigara
çıkardı. "Rahatsız olur musun?" Hayır, anlamında başımı salladım.
Dumanı tüten kupayı önüme koydu. Kendisi de bir yandan sigarasını
yakarken bir yandan da kapları açarak yemekleri tabağına koymaya
çalışıyordu. Elleri titriyordu ve bileklerinde çizikler gördüğüme
yemin edebilirdim. Biri ya da birileri tarafından sevilmeyi gözünde
fazla büyütüyordu. Böyle bir tarafı olabileceği daha önce hiç aklıma
gelmemişti. Onu hep hissiz biri olarak düşünmüştüm ama şimdi benden
bile duygusal olabileceğinden şüpheleniyordum.
"Sen kaç yaşındaydın?"
"On altı. Liseye gidiyorum."
"Harika... Ben... Ben de biraz daha büyüğüm işte."
"Yorgun görünüyorsun, senin de okul yüzünden mi?
"Hayır"
Üstelemedim ve bunun üstünden bir muhabbet açmaya da çalışmadım.
"Öğrencilik hayatım bana öğretti ki... Genellikle okul asla tek başına
bir problem olmaz."
Kendimi düşündüm. "Sanırım haklısın."
"Tim evde yalnız mı? Onu da çağır istersen."
"O... Bilgisayarla oynuyor."
"Ne olmak istiyorsun?"
"Ne zamana kadar?"
"İleride... Mesleki açıdan?"
"Ben... Bilmem ki... Yani... Sinema ve belki de şu ailemin istediği
mesleklerden bir tanesi. İleride ne olacağını kim bilebilir ki?"
"Haklısın." Dumanların arasında kaybolarak öksürdü. "Hım... Resimleri
sever misin?"
"Ben... Sanırım severim."
"Harika. Şu an amatör olarak dövmecilik yapıyorum. Çalışmalarıma
bakmak ister misin? Hoşuna giden olursa sana da yapabilirim."
"Neden olmasın?"
Bana resimlerinden bir kaçını gösterdi. Gerçekten de üstünde
çalışılmış, düşünülmüş parçalardı. Bunu yapan kişi diğerleriyle
baktığında aynı şeyi görüyor olamaz dedirten resimlerdendi. İçlerinden
bir tanesi özellikle dikkatimi çekti. "Bu kim?"
"Hangisi?"
"Kırmızı paltolu kız?"
"Ah, o mu? O... Bilmiyorum, bu aralar sürekli rüyalarıma giren bir şey
işte. Biraz ilginç bir hikâyesi var aslında. Geçen gün okul için bir
konu üzerinde çalışıyordum ve proje kapsamında Nazilerin fırınlarına
gittik. Birkaç kişi bir şeyler söylüyor, insanlar içeri girmeye
çalışıyordu ve bir an arkamı döndüğümde onunla göz göze geldim."
"Başka çizimlerin de varsa bir tanesini alabilir miyim?"
"Elbette"
Elimde kırmızı paltolu kız resmiyle eve döndüğümde Tim tam da bulmayı
beklediğim yerde, bilgisayarın karşısında oturmuş ekrana kafa atmaya
çalışıyordu. Oysa aklımdan ne hayaller geçirmiştim! Gerçi onu Evde Tek
Başına filmindeki Macaulay Culkin olduğu bir evrene koysam ne kadar
hayatta kalabileceğinden şüpheliydim ama belki bilgisayar oyunlarıyla
bir şekilde strateji yeteneği gelişmiş ve kazayla zeki olmuş
olabilirdi. Tek ümidim buydu.
"Her şey yolunda mı evlat?"
"Evet efendim."
"Sen ne kadar zamandır oradasın, ödevlerin falan yok mu?"
"Anne, sen misin?"
"O küçük zekânı da benimle dalga geçerek israf etme. Bak, ne yaptığın
umurumda değil ama aramıza maalesef kan bağı gibi zorunluluktan bir
birliktelik ve karşılıklı yardımlaşma durumu mevcut. O yüzden alarmı
kuruyorum. Çaldığında bilgisayarı kapatmaya geleceğim. İkincisinde de
seni uyutacağım."
"Sen mi?"
"Yani uyumuş olmanı sağlayacağım, masal anlatmamı ya da süt ısıtmamı
bekleme benden."
İkinci alarm çaldıktan sonra kendimi bir elimde hikâye kitabı diğer
elimde ısıttığım sütü içtikten sonra ağzını silmek için ıslak mendille
Tim'in yanında beklerken buldum. Annelik çok garip bir işti. Kendini
bir anda çıkarın olmadan iyi şeyler yaparken bulabiliyordun.
"İyi geceler, Novak."
"İyi geceler, Tim."
Uyandığımda sabah olduğunu ummuştum. Ve gözlerimi açtığımda
cumartesi sabahı olduğunu hatırlayacak ve keyifle uyumaya devam
edecektim. Ama gözlerimi açtığımda gördüğüm karanlıktı. Beynimi uyumak
istediğime şartlandırarak yeniden uykuya dalmaya çalıştım. Tam
başaracağım sırada o tuhaf manzarayı gördüm. Kapının eşiğinden gelen
ışık... Bir kaç sebebi olabilirdi bu durumun: Eve giren bir hırsız,
seri cinayetlerine bizimle başlamayı seçmiş genç meraklısı bir seri
katil, başka dünyadan gelen bir canavar, uykusu kaçmış bir erkek
kardeş... Sonuncusu dışında bir tanesinin olmuş olacağını umdum. Çünkü
Tim uyanırsa beni de uyutmazdı.
İsteksizce ayağa kalkıp kapıya yöneldim. Evin tüm ışıkları açıktı. Bu
tuhaftı çünkü... Olmaması gerekirdi işte.
"Tim?" Şaka bir tarafa gerçekte korkmaya başlamıştım. O bilgisayarla
ilgili onun ilgisini çekebilecek bir tehdit bulmaya çalıştım. "Tim,
anneme tüm gün bilgisayarla oynadığını söylerim, geldiğinde ceza
verir!"
Tim koşarak karşımda belirdi.
"Tim? Aptallığın normal sınırlarını aştı artık. Bu saatte yatakta
olman gerekiyordu. Sana yeterince sevgi vermedim mi?"
"Mutfakta..."
"Ne?"
"O mutfakta..."
"O ne?"
Elimden tutup beni mutfağa doğru götürdü. Mutfak dolabı açıktı ve
birinin orada bir şeyler aradığı açıktı.
"O kim, Tim?"
"Bilmiyorum, sen sandım ama sen odandaydın."
"Tim... Bunu söylemek beni üzüyor ama... Maalesef birlikte çalışmamız,
lazım, ahbap. Salondan telefonumu getir. Ben de onu izleyeceğim. Şu
kanepeye saklanıp polis sirenini çalacağız. O uygulama hâlâ var mı?"
"Evet"
"Hadi, koş bakalım."
Ben de o sırada kapının arkasına saklanmış, mutfaktaki şeyin ne
olabileceğini anlamaya çalışıyordum. Bir anda önce mutfak tezgâhı ve
abajur ardından her şey sallanmaya başladı. Işıklar kapanıp geliyordu.
Mutfaktaki şeyi unutup Tim'i kontrol etmeye gittim. Ama gördüklerim
beni dehşete düşürdü. Pencerelerden ışıklar geliyordu. Olabildiğince
yaklaşmaya çalıştım ama parlaklık gözümü kamaştırıyordu.
"Tim!"
Tim'in dışarıdan gelen ışıklarca göğe yükseldiğini gördüm. Tepiniyordu
ama karşı koyamıyordu. Işık azalarak gözden kayboldu. Ne yapacağımı
bilmez bir şekilde arkama döndüğümdeyse az önce bizden habersiz
buzdolabımızı ziyaret etmek isteyen misafirimizle karşılaştım.
"E.T?"
"Hayır, beni neden sabahın köründe araman gerektiğini anlayamıyorum.
Saat dörtte senin gibi biri bu kadar önemli ne yaşamış olabilir ki?"
"Anlamıyorsun, Patrick... Tim... Kaçırıldı!"
"Ne? Novak, dalga geçmiyorsun, öyle değil mi?"
"Öyle saçma espriler yapan tiplerden miyim ben? Kaçırıldı işte. Beyaz
bir ışık gördüm ve..."
"Aman Tanrım..."
"Hayır, o beyaz ışık değil. Uzaylıların kullandığı araçların saçtığı cinsten..."
"Hayatında hiç uzaylı aracı gördün mü ki?"
"Bu... Çok tartışmaya açık bir konu ama savunmam görsem bile
unutturulacağım yönünde."
"Mantıklı. Ne yapmamız gerekiyor sence?"
"Ne yapmamız mı gerekiyor? Ben nereden bilebilirim ki, Patrick? Daha
önce hiç kardeşim uzaylılar tarafından kaçırılmamıştı."
"Dur, Boyutlar arası Suç Merkezini arayarak ihbar edelim. En azından
bir şeyler öğrenebiliriz."
"Tamam."
Telefonu elinden kaptığım gibi konuşmaya başladım. "Alo? Kardeşim
uzaylılar tarafından kaçırıldı... Ne? Hayır, hayır dalga geç... Ah, çok
affedersiniz." Bana söylenen insan polis memurunun yüzüne telefonu kapattım.
Öfkeyle Patrick'e baktım. "Patrick!"
"Ne? Boyutlar arası Suç Merkeziymiş! Ne hayal gücü ama öyle bir
teknoloji olsa benim haberim olur mu sanıyorsun? Düşünsene, uzaylıları
arayıp "Merhaba kardeşim insanlar tarafından kaçırıldı diyorsun ve
dalga geçtiğimizi düşünüp hışımla yüzümüze kapatıyorlar."
Güldü. "Patrick!"
"Tamam, affedersin, sadece kardeşinin sinyalini en son alabildiğim
yerin buradan iki saat uzaklıkta olduğunu söylemenin eğlenceli bir
yolunu arıyordum."
"İki saat mi? Ama daha az önce..."
"Uzay mekiğiyle benim külüstürü kıyaslama sakın, evlat."
"Lanet olsun!"
Yolda giderken sanki etrafa bakınca bir çözüm bulacakmış gibi bakınıyordum. Endişeliydim ve ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Daha
tam olarak sorunun ne olduğunu bile idrak edebilmiş değildim.
"Dünyada milyarlarca insan varken neden gelip benim kardeşimi kaçırmak
zorundaydı ki? Tamam, benim kardeşimi kaçırdı diyelim ama neden
ailemin olmadığı bir zamanı seçmek zorundaydı?"
"Endişelenme, Novak onu bulacağız."
"Onun yerine verdikleri şu şeye bak!"
Arkada uyuklamakta olan E.T.'yi baktım.
"Şuna bak! Uyanmıyor bile!"
"Endişelenme, eminim mantıklı bir açıklaması vardır."
"Benim anlamadığım E.T. ile eve giren uzaylıların ne gibi bir
bağlantısı olabilir? E.T. dost canlısı değil miydi?"
"Şey... Sana bir şey itiraf etmem lazım. Aslında söylemek için uygun
zamanı kolluyordum ama biliyorum ki beklemek sadece öfkeni daha da
arttıracak."
"Lafı geveleyip durma da sadede gel, Patrick..."
"Ben... Tim'in kaçırılmasında biraz payım olabilir."
"Sen neden bahsediyorsun?"
"Yani, ben... Benji'nin korkusunu yenmek için bir çözüm arıyordum ve
aklıma onun kopyasını Jaws filmine yollamak geldi. Bilirsin, belki
böylece bir şekilde bu korkusunu yenebilirdi. Ama yapmamam gereken bir
şey yaptım ve senaryoyu taslaklara kaydetmek yerine aktardım. Bu
yasaktır. Olayların gidişatını değiştiremezsin. Sadece taslağı
kopyanın bilincine yerleştirmem gerekirken ben o boyutun kendisine
senkronize ederek olayların gidişatını değiştirdim. Aslında böyle
şeyler yapmam ama o sırada bir yandan da Harper ile konuşuyordum ve
açıkçası dikkatim dağınıktı. Sonuçta Spielberg'ün karakterleri
boyutlar arası kırılmalardan yararlanıp kaderin intikamını almak için
bu boyuta gelmiş olmalılar."
"İyi de neden senin değil de bizim peşimize düştüler?"
"Benji senin arkadaşın değil mi? Benji'nin sudan korkmasıyla yakından
uzaktan ilgisi olan herkes tehlikede demektir."
"Bu ne saçma bir sistem! Kız arkadaşınla cilveleşmelerin yüzünden
hepimiz tehlikede miyiz yani?"
"... Öyle de denebilir."
"Ne yapacağız peki? Bu konuda da kız arkadaşının bir yardımı dokunabilir mi?"
"Ben..." Sözüne devam edecekti bir anda evi saran parlak ışıklar yine
belirdi ve bu sefer içinde bulunduğumuz arabayı sarsmaya başladı.
Trafik lambaları açılıp kapanıyor, arabanın radyo ve farları rastgele
gidip geliyordu.
"Bu da ne böyle?"
"Yaklaşıyoruz"
Yol boyunca sesi soluğu çıkmayan E.T. bir anda olduğu yerden fırlayıp
ağlamaya başladı. Tepinerek koltuklara vuruyordu.
"Kes sesini!" Devam etti.
"Sana kes sesini dedim ucube!" Bu sefer de ağlamaya başladı. Bir tokat
attım. Sessizce yere çömeldi. Biraz pişman olmuştum. Kafasını
dizlerinin arasına gömdü. Araba o kadar şiddetli sarsılıyordu ki
Patrick ile kendimizi dışarı atıp cenin pozisyonunda sarsıntının
geçmesini bekledik. Nihayet her şey eski haline döndüğünde arka kapıyı
açtım. Hâlâ dizlerinin arasına gömülü kafa ansızın yüzünü bize
döndüğünde karşımda küçük kardeşim vardı.
"Tim?" Afallamıştım. Patrick de arkamdan kafasını çıkartarak benimle
aynı hisler içinde aynı manzaraya baktı.
"Bu mümkün değil..."
"Benim adım David" Görünüşü ona benziyordu ama sesi farklıydı. Daha
robotik ve tekdüze bir konuşması vardı.
"David mi? Tim'i tanıyor musun, David?"
"Neden bahsettiğinizi anlamıyorum."
"Ne yapacağız, Novak?"
"Bekle bir dakika, Patrick. Eğer Speilberg karakterleri tarafından
etrafımız sarılmışsa David'in de onlardan biri olması muhtemel.
Robotik hareketleri olan küçük bir çocuk sana da birini çağrıştırmadı
mı?"
Boş gözlerle bana baktı.
Beceriksiz bir taklit yaptım: "Gerçek olmadığım için çok üzgünüm anne..."
"Ha?"
"His love is real but he isn't."
"Ha?"
"Burada Benji'ye ihtiyacım vardı. Yapay Zekâyı izlemeyen bilgisayar
mühendisi mi olur?"
"Ne?"
"Yapay Zekâ! A.I. Steven Spielberg'ün filmi. Hatta Kubrick de yapmak
istedi ama ömrü yetmedi. Şu an E.T. bir şekilde transformasyon
geçirerek kendini Tim'e dönüştürmüş olmalı ve içindeki ruh da David'e
ait."
"Yani şu an karşımızda gördüğümüz Tim..."
"Tim şeklinde görünmek dışında Tim ile hiçbir ortak noktası yok!"
"Midem bulanıyor..."
"Bizi bu işe sen bulaştırdın, Patrick. David, insanlara ılımlı
yaklaşan bir yapay zekâydı. Eminim ki bize yardımı dokunacaktır.
Tanrım, neden girmek için Jude Law'un bedenini değil de küçük
kardeşiminkini seçtin ki?"
"Özür dilerim."
"Özür dilemene gerek yok, evlat. Sadece bize yardım edersen sana
müteşekkir oluruz."
"O da ne demek?"
"Boş versene... Biliyor musun? Belki de seni kardeşimin yerine koysam..."
"Novak! Hayır, gerçek Tim'i bulmalıyız."
"Hey, belki de asıl Tim buydu ve yıllarca..."
"Kes hikâye anlatmayı da beni takip et."
"Sakın bana bundan sonrasını yürümek zorunda olduğumuzu söyleme"
Bana cevap vermek için arkasını dönmeden yürümeye devam etti.
"Patrick! Patrick!"
Varmamıza az kalmıştı ki bir ses dikkatimizi çekti.
"Hey, duyduğumu sen de duydun mu?"
"İmdat sesine benziyor. Sence ne yapmalıyız?"
"Filmlerden öğrendiğim bir şey varsa o da imdat çağrılarına gitmemen
gerektiğidir. Bunu herkes bilir, Patrick. Kimse Tanrının unuttuğu bu
yere gelmeyi, gelse bile kendisinden başka birini bulacağını umut
etmeyi aklına getirmez."
"Biz getirdik ama"
Yoldan dönerek sese doğru yöneldi. "Pekâlâ, aç çakallar ya da vahşi
ayılar olabilir. Belki başka bir Spielberg karakteri bile olabilir,
hepsi bizim peşimizde öyle değil mi?"
"Ama David bize yardım ediyor. Belki başka yardım edecek karakterlerle
karşılaşırız."
"Başka yardımcılara ihtiyacım yok, teşekkür ederim."
"Hadi ama" Söylediklerime kulak asmadan yürümeyi sürdürdü.
"Biz bir Hollywood filmi başrol oyuncusu değiliz, Patrick. Aptalca
şeyler yaptıktan sonra bir mucize eseri sırf gerçek hayatta çok ünlü
ve karizmatik olduğumuz için hayatta kalmayı bekleyemeyiz."
"Bir Hollywood filminde değilsek imdat çağrısına kulak verince başına
bir şey gelme klişesini de bertaraf etmiş oluruz. Böylece kendi
söylediklerinle çeliştin, tatlım."
Diyecek bir şey bulamadım. Kahretsin ki haklıydı. Önünde durduğumuz
ağacın dallarından birine asılı kalmış filenin içinden iki karaltı
yardım dilenmeye devam ediyordu.
"Bunlar da kim böyle?"
"Hey! Yardıma ihtiyacınız var sanırım..."
Filenin içindeki adam, dışarı çıkarttığı elinde salladığı kampçıyı
dala doğru savurdu ve bir sarsıntıdan sonra ikisi bir fileyle yere
düştüler. Filenin iplerini ağzındaki çakısıyla kestikten sonra dışarı
çıkarak üstünü silkeledi. Yanındaki karaltı da tökezleyerek ayağa
kalktı. Adam yerden aldığı şapkasını kafasına takarak gecede parlayan
silahının namlusunu bize doğrulttu. Üçümüz de ellerimizi kaldırdık.
Patrick'e öfkeli bakışlar atıyordum.
"Kimsiniz siz?"
Bize doğru yaklaşan siluetin yüzünü görünce rahatladım. "Doktor Jones?"
Adam onu tanımış olmamdan gururlanarak silahı indirdi. "Tanışıyor
muyuz genç bayan?"
Patrick önce bana baktıktan sonra tekrar adamı inceledi ve kendisine
de tanıdık gelmiş olacak derin bir nefes aldı. "Bay Jones, sesinizi
duyunca size yardım etmek için geldik."
"Gördüğünüz gibi yardıma pek ihtiyacımız yok."
Yanındaki siluet de tokalaşmak için elini uzattığında gözlerim
parladı ve heyecanla boynuna atıldım. "Aman Tanrım François Truffaut!"
"Şey... Benim ismim Claude, madam."
"Üçüncü Türden Yakınlaşmalardan! Patrick, Tim'i boş ver, burada bir tarih var!"
"Ne saçmalıyorsun?"
"Yeni Dalganın öncülerinden, 400 Darbe filminin yönetmeni Truffaut!"
"Kes zırvalığı da düş önüme, Novak."
Birlikte dağın içine kadar yürüdük. Girişinde bekleyip bir plan
yapmaya başladık.
"İçeri girince ne olacak?"
"Aradığımız Tim'in hangi boyutta olduğunu öğrenebileceğiz."
"Hangi Tim'in aradığımız Tim olduğunu nereden bileceğiz?"
"Bunu çıplak gözle göremeyiz ama az sonra gireceğimiz yerde tespit edebilirler."
Biraz sonra içeri girmiş koridorda dolaşıyorduk. "Nereye gidiyoruz?"
Claude Lacombe rolündeki Truffaut beni durdu. "Attendez, madame"
Karşımdan geçmekte olan uzaylı otopsisine baktım.
"Aman Tanrım! Onun burada ne işi var?"
"Hangisinden bahsediyorsun? Adam mı yoksa uzaylı mı?"
"Uzaylıdan tabii ki, neden insandan bahsedeyim ki?"
"Hey, hangisinin buraya ait olduğunu nereden bilebilirsin ki?"
"Kes şu bilim kurgu saçmalıklarını da işimize bakalım."
Koridorlarda biraz daha dolanmaya devam ettik.
"Belki de ikiye ayrılsak daha kolay olur?"
"Bizi daha çabuk yakalasınlar diye mi? Hiç sanmıyorum."
"Hadi ama! Kardeşine daha çabuk ulaşmak istemez misin?"
İkiye ayrıldık. Ben Indiana Jones ve Sahte Tim'i, Patrick de
Truffaut'yu aldı ve farklı yönlere gittik.
"Tam olarak ne arıyoruz?"
"Biz... Ben... Nereden bileyim ben? Buradan aksiyon filmlerindeki işini
bilen kadınlar gibi mi duruyorum? Açıkçası hiçbir fikrim yok."
"O zaman ne demeye ayrıldık ki?"
"Neden böyle saçma sapan sorular soruyorsun? Sen Indiana Jones'sun.
Kes sesini de işe yarayacak birkaç süslü hamleyle kardeşimi bul ya da
kötü adamları hakla."
"Burada kötü adam göremiyorum."
"İyi o zaman, bir şeyler üstünde çalışan insanlar topluluğu... Adına her
ne dersen de işte."
Sahte Tim'e bir bakış attım. "Sen bir şey biliyor musun?"
"Ne hakkında?"
"Bilirsin işte... Kendin hakkında... Nerede olabileceğinle ilgili..." Sonra
düşününce bazen insanın kendi yaptıkları hakkında bir fikri bile
olmazken bir de başka bir kendisi hakkında nasıl fikir sahibi
olabileceğini düşündüm ve sorumun absürtlüğü beni hüzünlendirdi.
Indiana Jones'tan biraz umutlanmıştım. Onu neşelendirmek adına
öylesine bir konuşma açmaya çalıştım. "Boş versene, bir daha böyle bir
kompleksi nerede göreceğiz? Şu yapıya bak! Sanki iyi para harcanmış
kült bir bilim kurgu filmi gibi... Anlarsın ya, şu George Lucas'ın
Yıldız Savaşları tarzı bir dekor..." Jones'un bir şey demesini bekledim
ama onun yerine o köpeğe dönüşmeyi tercih etti. "Aman Tanrım! Bay
Jones! Ama siz bir köpeksiniz!" havlamaya başladı. Sahte Tim bir
kahkaha attı. "Kes sesini, Tim! Hemcinsinle hayli ortak noktan var."
"Hemcins mi? O da ne demek?"
"Bilirsin işte, aynı türden olan..."
"Neye göre hangi tür? Bir insan, başka bir insanla hiçbir ortak
noktası olmamasına karşın yine de onun hemcinsi kabul edilebilir mi?"
"Ben... Bilmem ki..."
Köpek havlamayı sürdürerek uzaklaştı. Gittiğini fark ettiğimizde
haliyle elimizde kalan sadece yokluğuydu.
"Şimdi ne yapacağız, Novak?"
"Onu bulmamız lazım. Sen şu taraftan ben de..."
"Yeterince bölündük zaten!"
"Kahretsin... Sanırım haklısın..."
Truffaut ve Patrick kendilerine doğrultulmuş silahlara bakıyordu.
"Buraya izinsiz girdiyseniz, baylar... Cezası bellidir..."
"Lanet olsun, Novak! Ne yapacağımız hakkında en ufak bir fikrim bile yok!"
"Senin fikrin olamaz zaten, aptal. Sen bir robotsun!"
Ağlamaya başladı. "Şey... Affedersin, öyle demek..."
"Tek istediğim normal biri olabilmekti... Tıpkı sizler gibi... Bu bir suç
olamaz, öyle değil mi?"
"Seni ne kadar iyi anladığımı tahmin bile edemezsin, evlat."
Bir ses duyuldu. Ah, senaryo okumak insanın anlatımını bile
robotlaştırıyor. Gürültünün neye benzediğini betimleyemiyorum ama
kulak tırmalayıcı ve insanın kendini güvende hissetmeyeceği cinstendi.
"Duyduğumu sen de duydun mu?"
"Ne duydun ki?"
Girdiğimiz odada sadece tek bir şey vardı ve o da oldukça felsefi bir
maddeydi. Vantablack tarzı –pekâlâ güncel haberleri takip etmekte son
zamanlarda biraz zorluk çekiyordum ama bildiğim en siyah madde oydu-
bir kara deliği andıran bir boşluk ayaklarımızın biraz ötesindeydi. Ne
yapacağız, der gibi bana baktı. Ben de ne yapacağımı bilmiyordum.
"İçeri girmemiz gerekiyor mu sence?" diye sordu ayak seslerini
duyduğumuz askerlerin bize yaklaştığını işaret ederek. Sesi
yankılandı. "Bilmem ki" dedim. Benimki yankılanmadı. Fizik kuralları
ve kendi ekom bile benden bihaberdi. Bu kadar mı görünmez bir
insandım? "Bir karar ver, Novak." Sesi tekrar yankılandı. "Bir
dakika..." dedim, bir şeyler bulmaya çalışarak, "Ya aslında yankı tek
kişilik bir olay değilse?"
"Nasıl yani?"
"Ya asıl yankı, kendimizin konuşmalarının başka bir boyuttaki bizle,
açılan bir solucan deliği aracılığıyla birbirimiz arasında gidip
gelmesiyse?"
"Ama bu... Hiç mantıklı değil!"
"Köpeğe dönüşen film karakterleri de öyle ama neyin mantıklı olup
olmadığı hayatın hiç de umurunda değil!"
"Sanırım haklısın..." Askerler içeri girdiğinde çoktan karanlığın içine
girmiştik bile."
Maddenin için oldukça yoğun ve... Yavaştı. Sanki saniyeler saatler gibi
geliyordu ama geçenin sadece saniyeler olduğunu bilince zaman
kavramını da yitiriyordun. Sonra bazı anlar geliyordu ve bu sefer o
kadar hızlı dönüyorduk ki sanki saniyeler o anki hızımıza kıyasla
hayli yavaş kalıyordu. Nihayet karanlıktan çıktığımızda vücudumda bir
ıslaklık hissettim.
"Tim! Tim! Neredesin?"
Tim'in yerini şimdi oyuncak bir hesap makinesi almıştı. Denizde
olduğumu anladığımda elimdeki hesap makinesiyle kendimi karaya attım.
Tuttuğum elin yerini şimdi korkunç sayılar ve matematik terimleriyle
dolu ilkel bir makine almıştı. Düşündüm. Etrafımda sadece kayalıklarla
sarılmış bir kumsal ve masmavi bir deniz vardı. Bir de çıplak olmam
gibi bir sorun vardı ki şu anda diğer sorunlarımın yanında hayli
önemsiz kalıyordu. Hesap makinesini alıp yanıma koydum ve denizi
izlemeye başladım. Yapay zekâya sahip son teknoloji bir robot, hesap
makinesi olmuşsa... Ve ben de denizden çıkmışsam...
"Merhaba, evlat"
"Sen de kimsin?" Elindeki kafeste duran kuşlara baktım. "Galapagos
İspinozları... Charles Darwin?"
"Benim, hanımefendi..."
"Aman Tanrım! O zaman bu durumda ben de..."
Kayalıkların arasından çıkan bir şempanze bize doğru yavaş ve sakin
adımlarla gelmeye başladı. "Kafam çok karıştı. Zaman kavramımı tamamen
yitirmişim gibi hissediyorum. İlk insan ve günümüz insan türü ve hesap
makinesi ve..." Konuşmalarım topraktan çıkan Da Vinci'nin Vitruvius
Adamının bu tuhaf sahneye karışmasıyla kesildi. "Sen nasıl..."
"İnanın bana tahmin bile edemezsiniz"
"Sanırım aklımı kaybettim. Tanrı aşkına, lütfen biri bana giyecek bir
şeyler bulabilir mi artık?"
"Buyurun bayan."
"Teşekkür... Ederim... Michelangelo?"
"En son Da Vinci'yle iddiaya girmiştik ve hangimizin altın oranı daha
iyi yansıtabildiğinden bahsediyorduk. İdeal vücut formları hakkında
biraz sert konuştum ve Viruvius Adamı da bize gücenip gitti... Ah işte
buradasın, ahbap. Söz veriyorum bir daha Davut'un konusunu
açmayacağım."
Vitruvius Adamı boynu eğik bir şekilde kayalıklara doğru ilerleyip
gözden kayboldu ve ben de bana uzattığı ipek kumaşı üstüme geçirerek
tenime yapışan kumları silkeledim.
"Darwin... Neler oluyor burada? İnsanlığın... Nesi var?"
Büyük bir gürültü duyuldu ve ağaçların arasından kuşlar göğe yükseldi.
"Dinozorlar..."
"Ama insanlar dinozordan sonra var olmamış mıydı? Tabii eğer zaman
doğrusunda çalışsaydık... Ama biz bir çemberin içindeyiz öyle değil mi?
Zaman Çemberi... Bu çok mantıklı! O yüzden her şeyin birbiriyle bir
bağlantısı var. Çünkü zaman doğrusal değil... Dairesel bir döngüden
oluşuyor."
Hesap makinemi alıp ben de kayalıkların arasından ufka karışıp
manzaranın perspektifinin beni yok etmesine izin verdim. Şükürler
olsun ki hâlâ biraz betimleme yapabiliyordum.
Patrick ile Truffaut tutuldukları hücrede delici bakışlarına maruz
kaldıkları Rambo kıyım bir askerle göz teması kurmamaya çabalıyordu.
"Diğerleri nerede?"
"Bilmiyoruz efendim"
"Bilmiyoruz efendim... Biz, ayrıldık ve sonra da onları kaybettik."
Kapı açıldı ve bir başka askerle bir köpek içeri girdi. "Bu köpek de
sizle miydi?"
"Hayır, onu daha önce hiç görmedim. Sen gördün mü, Lacombe?"
"Non, monsieur."
"Peki, o zaman..." köpeği şiddetle sevmeye devam etti. Tüylerini yolacak
gibi okşuyor, adeta ona acı çektiriyordu. "... Söyleyin, bakalım
arkadaşlarınız kaç kişi?"
"Neden bahsettiğinizi bilmiyoruz" Patrick kendisi bile söylediğine
inanmamıştı. "Ne? Buradan bakıldığında oyuncu gibi mi duruyorum?
Truffaut, Fransızca bir şeyler söyle!"
"Major Walsh, c'est un evenment sociologique."
Bir sessizlik oldu. "İşte bundan bahsediyorum. Ne yaptığını anladınız
mı? Nereden bileceksiniz tabii sizin sosyopat bir ergen dostunuz yok.
Üçüncü Türden Yakınlaşmalara bir gönderme. Hem de Fransızcasından. "
"Boeuf! Des américains..."
Şimdi hikâyemin başında anlatıcısı olduğum şimdiye dönelim. Evimde
oturmuş, huzurlu bir hafta sonunun hayalini kurarken, kendimi,
dinozorların bir şekilde yaşamlarını adaptasyon aracılığıyla sürdürüp,
insanları köleleştirdiği bir evrende dinozorların taptığı bir toteme
dönüşen erkek kardeşimi ararken bulmuş olmam biraz ironikti.
İnsanlar bir çeşit dev hayvanat bahçelerindeki hücrelerinde
tutuluyor ve sadece temel ihtiyaçları gideriliyordu. Düzene karşı
çıkanlar da kafayı yiyor ve kendini birbirlerine saldırırken
buluyordu. Kardeşime her zaman dünyada misafir olarak bulunmak için
insan türünü seçmiş olmasının yanlış olduğunu söylediğimde kast
ettiğimin kesinlikle bu olmadığına eminim.
Saklandığım yerden iki dinozor başlı, vücutları vahşi yerlileri
andıran yaratıklar tarafından karşısına getirildim.
"Novak... Kardeşim... Seni burada görmek... Ne büyük sürpriz..."
Başka bir boyutta değildik. Yine kendi kimliklerimizdeydik. O halde
hâlâ aynı evrenin alternatif bir versiyonunda olmalıydık. Demek ki Tim
ile Novak arasındaki kardeşlik bağı sürdürülüyordu ve bu da buradan
kurtulabilmek için onu manevi olarak istismar edebileceğim anlamına
geliyordu.
"Tim... Hadi kes şu saçmalığı da evimize gidelim."
"Tim artık burada değil, Novak. Artık karşında bir Tanrı duruyor.
Sakın beni hafife alayım deme, kardeşim. Çünkü eski Tim öldü!"
"Peki... Bu insanların Tanrısı sensen... Hayır, yaratıcının yüceliği
yarattıklarının kalitesiyle de ölçülür, sevgili Tim."
"Tanrı öldü, Novak. Şimdi sıra Übermensch'in sırası. İnsan aşılması
gereken bir şeydi. Evrimimizi engelleyen bir zorluktu. Onu aştık.
Merhamet ve acılarımız yok artık."
"İnsana sığ bir gen havuzu diyerek aşağıla da bıyıklarını göremeyen
gözlerimden şüphe edeyim."
"Anlamıyorsun, Novak... Ben burada biri oldum. Biri olduğumu keşfettim.
İnsanın kendisinden daha güzel bir kıta olabilir mi? Artık bir yabancı
değilim."
Kardeşim ile aynı entelektüel seviyede konuşmalar yapabilmekte
oluşumuz... Beni asıl dehşete düşüren buydu işte.
Yaratıklar beni bir kazığa bağladılar. Ayaklarımın altında odunlar vardı.
"Hiçbir şey kişisel değil, Novak. Beni yanlış anlama. Sadece üstinsana
ulaşmak için bedeninden bütünüyle kopabilmen gerekir. Ben bu erdeme
eriştim ama senin bedenin güçlük çekiyorsa kardeşin olarak yardım
etmem gerekir, öyle değil mi?"
"Öldürme yetkisine sahip olup da öldürmüyorsan güçlüsündür."
Baş aşağı sarkıtılmış ve vücudunun çeşitli yerlerine kablolar
bağlanmış Patrick ve Truffaut bir laboratuvar odasında bekliyordu.
"Ölümümün böyle olmasını istemezdim sanırım, Truffaut. Yani, sonuçta
sen Fransız'sın ve elbette ölüme bakış açın daha farklıdır ama...
Anlarsın ya... İnsana her ölüm erken ölüm gibi geliyor."
"Sanırım haklısın, monsieur."
Köpek usulca içeri girdi.
"Ah, yine şu aptal köpek... Şu kablolara bak, Eyfel Kulesi... Sanki George
Lucas'ın ucuz bütçeli Yıldız Savaşları filminden çıkmış gibi.
Amerikalılar bazen hiç yaratıcı olamıyor."
Köpek bir anda irileşti, tüyleri vücuduna dağıldı ve yüzü bir insanı
andırmaya başladı.
"Tanrım! Indiana Jones! Burada ne arıyorsun? Ve sen az önce..."
Sersemlemişti. Yavaşça ayağa kalkıp iki ayağının üstünde durmaya
çalıştı. "Hiçbir fikrim yok, dostum. Hadi sizi buradan kurtaralım.
Diğerlerinin nerede olduğunu biliyorum."
"Kıyafetlerini çıkartın!"
Kıyafetlerimi çıkarttılar. Şimdi titriyordum ve odunların etrafına bir
sıvı dökmeye başladılar. Benzin olmadığını umdum. Benzin yerine su
döktüklerini ve alev almaması sonucu ölümümün gecikeceğini umdum.
Kıyafetlerin arasından bir resim aşağı uçtu.
"Bu da ne?"
Tim tahtından kalkarak resmi almak için eğildi. Bu an bana olması
gerektiğinden daha şiirsel geldi. Resme bakınca bir an yutkundu.
"Durun! Her şeyi durdurun!"
Kıyafetlerimi alıp üstüme koydu ve yanağımı avucunun arasına aldı.
"Merhamet... İşte yükselmek için arkamızda bıraktığımız yük buydu."
"Kardeşim..."
"Novak..."
Sarıldık. Elindeki resme baktım. Janet'in bana verdiği kırmızı mantolu
kızdı. Onu nerede gördüğümü hatırladım. Schindler'in Listesindeki
masumiyet ve saflığın sembolüydü. En gaddar insanın bile içinde kalmış
bir tutam iyiliğin sembolüydü ve insanlıkla beraber savaşta yitip
gitmişti.
Bu sefer yüzüme dokunan kıllı bir elle uyandım. Tanrım, bir sabah
olsun Di Caprio tarafından uyandırılamaz mıydım?
"Bıraktığınız yere hoş geldiniz, Bay ve Bayan Smith"
"Neredeyiz, Novak?"
"Bilmiyorum, Tim ama şükürler olsun ki birlikteyiz."
"Nasıl yani? Az önce birlikteliğimizden memnuniyet duyduğunu mu kast
ettin yani?"
"Şey... Sanırım. Sosyal ilişkilerle ilgili iltifatlar böyle ediliyordu, değil mi?"
"Nereden bileyim? Aynı kanı taşıdığımızı unutma."
"Canın cehenneme, Tim"
"Senin de Novak" Amerikanvari bir diyalog eşliğinde sarıldık ve her
klişe film gibi o an için mutlu yaşadık. Sonsuza kadar kısmını garanti
edemeyeceğim.
Arabayla eve dönmekteydik. Indiana Jones ve Truffaut'yu trajik bir
şekilde tabancamıza hapsetmek zorunda kalmıştık. Çünkü ait olmaları
gereken yer burası değildi elbette.
"Anlamadığım bir şey var... Neden Indiana Jones köpeğe dönüştü?"
"Hâlâ anlamadınız mı? Dinozor kafalı bir yamyamdan saklanırken aklıma
geldi: Steven Spielberg ile George Lucas yakın arkadaştı. Indiana
Jones da Lucas'ın karakterin ismine ilham veren köpeğinin adıydı.
Hatta aynı köpek Chewbacca karakteri için de esin kaynağı olmuştur."
"Bu yüzden her Yıldız Savaşlarından bahsettiğimizde dönüşüm geçiriyordu."
"Kesinlikle. Bedeni bu boyuta ait olmadığı için kırılmalar yaşıyordu."
"Zekice! Sizi eve bırakıyorum çocuklar."
"Tamamdır."
Tim'e baktım. Hafıza silme işleminden sonra biraz durgun görünüyordu.
"Böyle kalmasını mı arzu edersin, Novak? Çok şefkatle baktın."
"Um... Hayır, sanırım onun gerçek halini daha çok seviyorum. Ne biraz
daha sakinini ne de daha zekisini..."
Annem ve babam iş seyahatinden dönmüş valizlerini içeri sokmaya
çalışırken bana tatilin nasıl geçtiğini sorduklarında yüzüme bir
tebessüm konduran işte bu anıydı.
"Biraz sıkıcıydı. Ya sizinki?"
"Çok eğlenceliydi, tatlım. Girin içeri de size babanın patronuyla olan konuşmasını anlatalım."
Ertesi gün okul çıkışında Benji ile karşılaştım. Tüm olaylardan bir
şekilde o sorumluydu. Çünkü yüzme korkusu olmasa bunların hiçbiri
başımıza gelmeyecekti aslında.
"Hey, Benji? Tatil için hazır mısın?"
"Ne tatili?"
"Biliyorsun, hani şu bahsettiğin..."
"Ah o mesele! Babamın işi çıktı, o yüzden iptal oldu. Başka bir sefere
artık... Belki sonra kayağa gideceğiz. Tanrım, düşünebiliyor musun?
Kaymak ve ben! Söylemesi bile ürkütücü. Ama her nedense sudan
artık o kadar korkmadığımı düşünüyorum. Hatta canım biraz yüzmek
istiyor bile diyebilirim. Bir ara su parkına gitmek ister misin?"
"Su parkı mı? Sen ve su parkı mı?"
"Neden olmasın? Hayatına biraz heyecan katmış olursun."
"Hayır almayayım, sana iyi eğlenceler."

ŞİMDİ OKUDUĞUN
COSTIME
Science FictionSıradan bir lise öğrencisi olan Novak Smith'i diğerlerinden ayıran tek şey bir aile dostlarının işlettiği kostümcü dükkanındaki kıyafetler sayesinde evrenler ve zamanlar arası yolculuk edebilmesidir.