Altı ay önce
Geri dönüp baktığımda o günün aslında hayatımı tamamen altüst eden ilk gün olduğunu artık çok net görebiliyorum. Ama o zamanlar hiçbir şeyin farkında değildim. Tek düşündüğüm… hayır, aslında düşünmüyordum bile. Sadece dayımla dışarı çıkıyorum, düşünmesi bile korkunç.
Dayım beni nereye götürüyor sanıyordum ki zaten? “Biraz dolaşırız, bir şeyler yeriz” diye düşünmüştüm. Ama kapısında neon ışıkları yanan, içeriden hafif loş bir kırmızı ışığın sokağa vurduğu o mekânın önüne geldiğimizde mideme bir yumruk oturdu.
“Salon gibi yerdi” demiştim kendi kendime… ama aslında salonun alkol kokulu, kirlenmiş, sigara dumanıyla kararmış duvarlı hâliydi. Kapıdan içeri adımımı attığım anda alkol kokusu öyle sert çarptı ki, sanki biri boğazımı iki eliyle sıkmış gibiydi.
İğrenç bir şey!
Tam o anda dayım Eric, kolunu omzuma atıp beni kendine doğru çekti.
“Gel aslanım, şuraya otur.”
Bir de "aslanım" diyor ya… İçimde bir yer cringe’den kıvrıldı resmen. Ben ne aslanıyım? İçki içmeyen, kedi kadar ürkek biriyim.
Masalardan birine oturduk. Tahta masa yılların izlerini taşıyor, üzerindeki çentikler, çizikler bir hikâye anlatıyordu sanki. Ama benim bunları düşünmeye vakit yoktu çünkü dayım elini havaya kaldırmıştı bile.
“Alex! Oğlum bize iki tane bira getir!” diye bağırdı.
Garson başını çevirdi, bizi gördü, sonra bakışlarını bana dikti. Bir anlığına göz göze geldik. O an garsonun yüzünde anlaşılması zor, hafif bir tebessüm vardı. Sanki bu masada olacakları biliyor gibiydi.
“Dayı… ben içmek istemiyorum. Su varsa alabilir miyim?” dedim.
Söyleyince bile içimin titrediğini hatırlıyorum. Çünkü Eric dayı asla reddedilmeyi sevmezdi.
Ama ilginç şekilde homurdanmakla yetindi.
“Tamam öyle olsun. Alex, bana bira getir; aslanıma da su. Ama sen bi bana yaklaş, bi şey diycem…”
Garson Alex’in yüzündeki o tuhaf ifade daha da belirginleşti. Dayım ona doğru uzandı, adam eğildi. Dayım ağzına elini koyup kulağına bir şey fısıldadı.
Ne dedi lan bu şimdi?
Garsonun kaşları bir saniyeliğine yukarı kalktı ama hemen sonra düzeldi.
“Tamam efendim, hemen getiriyorum.”
İşte o “tamam efendim” beni mahvetti. O anda içimde bir şey düştü. Bir taş gibi, sert, soğuk ve kötü bir şey. Ama anlamlandıramıyordum. Sadece kötü hissettim.
On dakika sonra Alex tepsiyle masaya geldi. Dayımın birasını masaya koydu, bana da suyu uzattı. Bardağın kenarında hafif bir buğu vardı. Sanki yeni yıkanmış gibi…
Ama tadı…
Tadı tuhaf.
İlk yudumu içtiğimde suyun ekşi bir tadı vardı.
“Su olmaz zaten burada,” dedim kendi kendime. İçki mekânında su tutulmaz, tutulsa da limonlu olur. “Herhalde limonlu su…”
Kendimi böyle kandırdım. Keşke kandırmasaydım.
Aptallığımı bugün bile yüzüme yüzüme vuruyorum.
---
15 dakika sonra…
Kaç bardak içtiğimi hatırlamıyorum çünkü bardak sürekli doluyordu. Bu normal değil. Limonlu su insanı iyi hissettirmez. Ama ben… iyi hissetmiyordum. “İyi” kelimesi bile tarif edemez. Sanki zihnim pamukla doldurulmuştu. Bedenim hafifti. Yer çekimi beni bırakmış gibiydi.
Ayaklanmaya çalıştığımda dünya altımdan kaydı.
Gözüm karardı.
“Ben… ben ne içtim?” dedim.
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
“Felix nereye?” dedi dayım.
Sesini duydum ama anlamadım. Gülüyordu. Bana bakıp gülüyordu.
“Cehenneme! Gelicen mi Allah’ın belası?!” diye bağırdığımı hatırlıyorum.
Ama bağırdım mı gerçekten? Yoksa kafamda mı bağırdım? O an bile bilemiyordum.
Kapıya doğru yürümeye başladım. Daha doğrusu yürüdüğümü sanıyordum. Ayaklarım yere değmiyordu sanki. Bir an tüm mekân benden uzaklaşıyor gibi oldu.
“Allah’ım çok kötüyüm… ben malmışım. Ben gerçekten malmışım…”
Son hatırladığım şey kapının koluna uzanmamdı.
Sonrası… zifiri karanlık.
---
GÜNÜMÜZ
“Saçmalamayı bırak Hyunjin.”
Bu söz metal bir kapının önünden geldi. Göz kapaklarım ağır ağır açıldı. Beynim zonkluyor, midem bulanıyor, dilim kuru bir çöl gibiydi.
Ölmediğimi anlamam beş saniyemi aldı.
Beş saniye boyunca “Cehennemde miyim?” diye düşündüm.
Ama sonra yengemin sesi geldi.
Titrek.
Ağlamaklı.
Yıkılmış bir ses.
“Şükürler olsun…”
Yengem gözlerimin önünde belirdi. Yüzü paramparça olmuş gibiydi; gözleri kıpkırmızı, saçları dağılmış. Bana sarılmak istiyordu ama biri izin vermiyordu.
Hyunjin.
Demek ki adı buydu.
Hyunjin karanlık bir köşede dikiliyordu. Gözleri öfkeyle dolu, nefes alışı bile hırçındı.
“Hyunjin, sırf baban öldü diye mi yapıyorsun bunca şeyi? Ona zarar veremezsin. Anladın mı beni?” dedi kapının önündeki bir adam.
Adamın sesi tok ve otoriterdi. Onun yanında bir adam daha vardı.
Birinci adamın isimleri… sonradan öğrenilecekti ama ben o an sadece korkuyordum.
“Çözün Felix’ı.”
Bu ikinci adamın sesiydi. Daha sakin, ama keskin.
Hyunjin’in adamları, iki adamla göz göze geldi. Bir anlık bir sessizlik oldu. Sanki kim daha önce hareket eder diye bekliyorlardı. Sonra biri başıyla onay verdi ve adamlar bana doğru geldi.
Bileklerimdeki ipler kesildi. Ağzımdaki bant çekilip alındı. Anında bağırmaya başladım.
“Oğlum siz manya mısınız?! Adam kaçırmak ne?! Bende ne var lan ne!!”
Sesim bir çığlık gibiydi. İçimdeki panik kontrolsüzce dışarı fırlıyordu.
Yengem ve amcam hemen yanıma koştu. Yengem bana sarıldı, “Korkma, geçti” dedi ama onun sesi bile titriyordu.
Kapıdaki adamların adlarını sonunda duydum.
“Chan hyung ve Changbin hyung, siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?” dedi Hyunjin, sinirden çenesini sıkarken.
Demek Chan ve Changbinmiş.
İlginçtir, bana zarar vermeye çalışan Hyunjin’in aksine bunların bakışı normal, hatta korumacıydı.
“Asıl sen ne yapıyorsun Hyunjin? İyi misin sen?” dedi Chan.
Sesi acıyan ama hesap soran bir kardeş gibiydi.
Changbin ileri adım attı. Hareketsiz duruşuna rağmen etrafa bir lider enerjisi yayıyordu.
“Çocuklar, Felix ve ailesini bizim ayarladığımız eve götürün. Ben peşinizden geleceğim.”
Bu cümle…
Hayatımı ikinci kez değiştiren cümle oldu.
---
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Revenge | Hyunlix
Fanfiction[Tamamlandı] "Bir gün beni seveceksin Lee." "Sonum baban gibi olsada, sevmem seni Hwang." Babasının ölmümünden sonra İntikam peşinde olan Hwang Hyunjin. Hyunjin'in babasını sarhoşken yanlışlıkla öldüren Lee Felix'i öldürmeye çalışır ama bazı şeyler...
