Max yatağında büzüşmüş, ayaklarını karnına çekmiş halde içli içli ağlıyordu. Küçük bedeni titriyordu. İçimde tarif edemediğim bir acı hissettim. Koşar adımlarla yanına gittim, yatağın kenarına oturdum ve onu kollarımın arasına aldım. Küçücük bedeni, kucağımda daha da çaresiz görünüyordu.
“Hey hey… Ağlama bebeğim,” dedim fısıltıyla. “Üzüyorsun beni.”
Max, titrek bir sesle yanıt verdi. “Yongbok... ben çok korkuyorum.”
Elimi sırtında gezdirdim, onu biraz daha kendime çektim. “Bana bak Max… Ben buradayım. Sana da yengene de kimse zarar veremez. Söz veriyorum. Anladın mı beni?”
Gözleriyle beni buldu, sonra hiçbir şey demeden boynuma sarıldı. Küçücük elleriyle, olanca gücüyle.
“Seninle uyumamı ister misin?” diye sordum. Cevap gelmedi.
“Hey Max?” dedim yumuşakça. Ses yoktu.
Kucağıma baktım; küçük Max uyumuştu. O kadar çok ağlamıştı ki, gözyaşları arasında kendini uykuya teslim etmişti.
Sessizce doğruldum, onu dikkatlice yatağına yatırdım. Üzerini örttüm. Ufacık bir iç çekişi duyunca başını okşadım. “İyi geceler,” dedim sadece.
Odadan sessizce çıktım. İçimde kasvetli bir ağırlık vardı. Yavaşça koridordan geçip dış kapıya yöneldim. Hırkamı aldım, ayakkabılarımı giydim ve kapıyı araladım. Gece serindi ama içimdeki karanlık daha da soğuktu. Belki biraz hava almak iyi gelirdi. Belki…
Yeter artık. Bu hayattan yoruldum. Boğuluyorum.
İki kez denedim… Kendimi öldürmeyi. Ama onlar izin vermedi. Yengem… Max… Onları dayımın ellerine bırakamam. Onlar benim tek ailem.
Denize yürüdüm. Ay ışığı dalgaların üstüne vuruyordu. Bir banka oturdum ve göğe baktım. Ay sessizdi. Tıpkı benim gibi.
“Yeni banyo yapmışsın. Eve git, Lee,” dedi arkamdan tanıdık bir ses.
İçim buz kesti.
Yavaşça arkamı döndüm. Evet… Bay Takıntılı Mafya gelmişti.
Ama bu sefer yüzünü net görebiliyordum. Siyah saçları alnına düşüyordu. Dolgun dudakları sıkıca kapalıydı. Gözleri… simsiyah. Dipsiz bir kuyu gibi.
“Beni incelemeyi bırak da sözümü dinle, Lee,” dedi, sesi sertti.
“Eve gitmek istemiyorum, Bay Takıntılı Mafya. Bu arada sizi incelemiyordum,” dedim, gözlerimi kaçırarak.
Gülümsedi mi? Hayır, sadece burnundan bir kahkaha verdi.
“Hadi ama Lee… Bana düşmanmış gibi bakma. Asıl düşman—”
“Sözünüzü kesiyorum çünkü boşuna konuşuyorsunuz. Öldürün o zaman! Hem siz kurtulursunuz, hem ben!” dedim. Gözlerim dolmuştu ama bu gözyaşları korkudan değil, umutsuzluktandı.
Sustu. Sadece bana baktı.
“Seni öldürmeyeceğim, Lee,” dedi sonunda. “Henüz değil.”
“Neden ben?” dedim, sesi zar zor çıkan bir çocuk gibi. “Neden benimle uğraşıyorsunuz?”
“Çünkü sen... benim babamı öldürdün,” dedi. Sözcükler ağzından zehir gibi döküldü.
“Ben… sarhoştum,” dedim. “Bilerek yapmadım. Bilerek olmazdı…”
İçimdeki bütün duvarlar bir anda yıkıldı. O an gözyaşlarımı tutamadım.
“Özür dilerim… Mafya Bey…”
“Lee… Şimdi ağlamayacaksın, değil mi? Ben duygusallığı pek sevmem,” dedi. Sesi yumuşamıştı ama hâlâ gardını indirmemişti.
Bu söz beni güldürdü, istemsizce.
“Şimdi eve git,” dedi.
“Gidemem… Anahtarımı unuttum, Mafya Bey,” dedim mahcupça.
Derin bir iç çekti. “Pekâlâ. Sana kalacak bir yer bulalım.”
Bu mafya… Bana iyi mi davranıyor yoksa kafam mı karışık? Hani intikam peşindeydi? Neler oluyor bana?
“Gerek yok, sağ olun,” dedim hemen.
“İnat etme. Soğuktan donmak mı istiyorsun, Lee?”
“Beyefendi… Siz beni hâlâ düşman mı görüyorsunuz yoksa... sadece bana acıdığınız için mi—?”
Gözleri bir an kapandı…
---
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Revenge | Hyunlix
Fanfiction[Tamamlandı] "Bir gün beni seveceksin Lee." "Sonum baban gibi olsada, sevmem seni Hwang." Babasının ölmümünden sonra İntikam peşinde olan Hwang Hyunjin. Hyunjin'in babasını sarhoşken yanlışlıkla öldüren Lee Felix'i öldürmeye çalışır ama bazı şeyler...
