Ah Tanrım… Ben hayatım boyunca hep maceraların tam ortasında kalmak zorunda mıyım? Neden her şey dönüp dolaşıp beni buluyor, neden her seferinde kendimi tehlikenin içinde buluyorum, gerçekten anlamıyorum… Neyse… Dün gece neler yaşandığını hatırlamaya çalışıyorum ama zihnim sanki sisle kaplanmış gibi, ne kadar zorlasam da görüntüler netleşmiyor. Hatırlayabildiğim son şey… Hyunjin denen adamın gözlerimin içine bakarak silahı kafama doğrultmasıydı. O an zaman sanki yavaşlamıştı, kalbim göğsümün içinde delicesine çarpıyor, kulaklarımda yankılanıyordu ve nefes almak bile neredeyse imkânsız hale gelmişti. Parmaklarının tetiğe yaklaştığını gördüğüm o saniyelerde korku bütün bedenimi ele geçirmişti. Sonra… Her şey çok hızlı gelişti. İki adamın bir anda ortaya çıkıp beni kurtardığını hatırlıyorum ama sonrasında olanlar tamamen karanlık, zihnimde kopmuş bir film sahnesi gibi boşluklarla dolu.
Göz kapaklarım ağırlaşmış halde yavaş yavaş açıldığında ilk hissettiğim şey başımdaki zonklamaydı. Sanki beynimin içinde biri davul çalıyormuş gibi ritmik bir ağrı vardı. Birkaç saniye boyunca sadece tavana bakarak hareketsiz kaldım. Tavandaki desenler bana yabancı geliyordu. İçimde garip bir huzursuzluk dalgası yükseldi. “Hey… Burası da neresi?” diye neredeyse fısıltıyla mırıldandım. Bulunduğum oda kesinlikle benim odam değildi. Duvarların rengi, perdelerin dokusu, yatağın kokusu… Hepsi bana ait olmayan bir dünyaya ait gibiydi. Yine de garip bir şekilde güvenli hissettiren bir sıcaklık vardı odada. Bu his beni hem rahatlattı hem de tedirgin etti.
Yavaşça doğrulup yataktan kalktım. Ayaklarım yere bastığında vücudumun hâlâ zayıf olduğunu fark ettim. Dizlerim hafif titredi, dengemi sağlamak için yatağın kenarına tutunmak zorunda kaldım. Derin bir nefes alıp kapıya doğru yürümeye başladım. Kapıyı araladığım anda merdiven boşluğundan gelen çizgi film sesleri kulağıma ulaştı. Tanıdık ve neşeli sesler evin içinde yankılanıyordu. Merdivenlerden yavaş yavaş aşağı indiğimde Max’in televizyonun karşısına kurulmuş, Tom ve Jerry izlerken kahkahalarını tutmaya çalıştığını gördüm. Ekrandaki kovalamaca sahneleri ve müzik sesleri evin içine canlılık katıyordu.
Sessiz adımlarla Max’in yanına yaklaştım. Onun küçük, yumuşak ve hafif dalgalı saçlarını usulca okşadım. Max gözünü bile kırpmadan çizgi filmi izlemeye devam etti, sanki dünyadaki en önemli şey o sahneymiş gibi dikkat kesilmişti. Onun bu rahat ve masum hali içimde sıcak bir gülümseme oluşturdu. Yaşadığım korku dolu geceden sonra bu sıradan an bana beklediğimden çok daha fazla huzur vermişti.
Mutfağa doğru ilerlediğimde yengemin kahvaltı hazırladığını gördüm. Tavadan yükselen sıcak yağ kokusu, kızaran ekmeklerin çıtırtısı ve portakal suyunun ferah kokusu mutfağın havasını doldurmuştu. Masa özenle hazırlanmıştı. Her şey o kadar düzenli ve sakindi ki dün gece yaşananların gerçek olup olmadığını sorgulamama sebep oldu. Ama midem hâlâ bulanıyordu ve iştahım tamamen kaybolmuş gibiydi.
“Yenge…” diye seslendim, sesim hâlâ biraz kısık ve yorgun çıkıyordu.
Yengem hemen arkasını döndü. Yüzünde her zamanki sıcak ve koruyucu gülümsemesi vardı.
“Ooo, oğlum günaydın. Seni uyanmış görmek ne güzel… Hadi gel masaya otur, hyungların birazdan gelir,” dedi.
“Ha? Gerçekten mi?” dedim şaşkınlıkla. Sonra içimde büyüyen merak dayanılmaz hale geldi. “Yenge… Dün gece tam olarak ne oldu?” diye sordum.
Yengem birkaç saniye bana baktı, sanki söylemek isteyip de söylememesi gereken şeyler varmış gibi gözlerini kaçırdı.
“Felix, Chan ve Changbin gelsin… Onlar sana her şeyi anlatır,” dedi yumuşak ama kararlı bir ses tonuyla.
Hatırlamaya çalıştım. Zihnimde parça parça görüntüler belirdi ama hiçbiri tamamlanmıyordu. Tam düşüncelerimin içinde kaybolmuşken kapı aniden çalmaya başladı. Ses evin içinde yankılanınca irkildim.
“Max anneciğim, kapıya bak!” dedi yengem mutfaktan.
“Şu an bakamam! Tom ve Jerry izliyorum!” diye cevap verdi Max hiç arkasını dönmeden.
Max’in bu umursamaz ama tatlı hali beni istemsizce güldürdü. Başımı hafifçe sallayıp kapıya doğru yürümeye başladım. Kapıyı açtığımda karşımdaki üç adamı gördüm. İkisi tahmin ettiğim gibi Chan ve Changbin hyung olmalıydı. Yanlarında daha genç görünen biri daha vardı.
“Buyurun…” dedim ve elimle içeri geçmelerini işaret ettim.
Üçü aynı anda kapıdan girmeye çalışınca birbirlerine takıldılar. Bir an durup tekrar denediler ama yine kapıya sıkıştılar.
“Yahu durun, ben bir gireyim önce!” dedi Changbin hyung sabırsızca.
“Olamaz! En büyüğünüz benim, önce ben gireceğim!” dedi Chan hyung gururlu bir tavırla.
“Önce küçükler,” dedi yanlarındaki genç adam ve çevik bir hareketle içeri girdi.
“İyi bari, gir Chris,” dedi Changbin.
“Aferin sana, su lamurum,” dedi Chan hafif alaycı bir gülümsemeyle.
“Bana öyle demeyi kes,” diye tısladı Changbin gözlerini kısarak.
“İyi be…” dedi Chan omuz silkerek ve o da içeri girdi.
“Ooo çocuklar hoş geldiniz! Bu yakışıklı delikanlı kim?” dedi Rosé yenge mutfaktan seslenerek.
“Jeongin,” dedi küçük olan.
İçimden kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Artık ona kesinlikle küçük enişte diyecektim.
“Hoş geldiniz çocuklar, hadi kahvaltıya geçin,” dedi yengem.
“Yok biz hiç otur—” diyecek oldu Chan hyung ama küçük enişte ve Changbin çoktan masaya oturmuş, sanki günlerdir aç kalmışlar gibi yemeye başlamışlardı.
Teyzem gülümseyerek bardaklara portakal suyu doldurdu.
“Hadi Yongbok oğlum, sen de gel masaya. Max, hadi kızım sen de otur.”
“Ben pek aç değilim yenge…” dedim, midemdeki bulantıyı bastırmaya çalışarak. Boğazım düğümlenmiş gibiydi.
Bu sefer yengem ısrar etmedi. Sadece bana hafif endişeli bir bakış attı.
Hızlı adımlarla bana ayrılan odaya geçtim. Kapıyı kapattım ve yorganın altına girdim. Kendimi dünyadan saklanıyormuş gibi hissediyordum. Belki biraz daha uyumak zihnimi toparlamama yardımcı olurdu. Belki uyanınca her şey daha net olurdu.
Gözlerimi kapattığım anda yorgunluk beni hızla uykuya sürükledi.
Kolumda garip bir ağırlık hissederek uyandım. İlk başta hareket edemedim. Sanki biri beni tutuyordu. Kalbim hızlandı, nefesim düzensizleşti. Yavaşça gözlerimi açtım…
Sağ kolumun üzerinde, sırtüstü uzanmış şekilde uyuyan birinin başı duruyordu… Saçlarının yumuşak dokusu koluma değiyordu ve nefesinin ritmi tenimde hafif bir sıcaklık bırakıyordu. O an hem şaşkınlık hem de garip bir huzur aynı anda içime yayıldı…
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Revenge | Hyunlix
Fanfiction[Tamamlandı] "Bir gün beni seveceksin Lee." "Sonum baban gibi olsada, sevmem seni Hwang." Babasının ölmümünden sonra İntikam peşinde olan Hwang Hyunjin. Hyunjin'in babasını sarhoşken yanlışlıkla öldüren Lee Felix'i öldürmeye çalışır ama bazı şeyler...
