2.

559 31 6
                                        

Kapı yavaşça açıldı…
Benim sessizce açmayı planladığım o kapı birden ardına kadar açılınca kalbim duracak gibi oldu. İçerdeki sıcak hava yüzüme çarptı ama sıcaklıktan çok başka bir şey yüzüme vurdu:

Alkol kokusu. Hem de öyle bir koku ki, ciğerlerimi yakarak içeri sızıyordu.

Kapının arkasında duran kişiyi görünce ayaklarım buz tuttu.
Dayımdı, Eric.

Gözleri yarı kapalıydı, yüzü kıpkırmızı, nefesi keskin bir alkol ve nefret karışımıydı. Bir an durdu, beni inceledi. Sonra hiçbir uyarı olmadan aniden yakama yapıştı.

“Senin BURADA ne işin var bu SAATTE?” diye bağırdı.
Öyle bir bağırdı ki bütün apartman kendine geldi.

Anında beni içeri çekti. Adımlarım onun çekişiyle birbirine karıştı. Kapı hızlıca kapandı, içerisi boğucu bir sessizliğe gömüldü. Derin, ağır, alkollü bir sessizlik…
Dayımın nefesi yüzüme çarpıyordu. Ben titriyordum.
Korkudan mı, soğuktan mı, acıdan mı? Bilmiyordum.

“Ö… özür dilerim dayı,” diyebildim sadece.
Sesim o kadar ince çıkmıştı ki kendim bile duyamadım. Bu sessizlik, onu daha çok sinirlendirdi. Yakalarımı daha sert kavradı, sweatshirt’ümün yakası boğazıma saplandı.

Bir anda beni havaya kaldırdı.

Ayaklarım yerden kesildiğinde boğazım sıkıştı. Hava bir anda kesildi. Gözlerim karardı.

Ve işte o an… yengemi gördüm.

Yengem Rosé, kapının yanında duruyordu. Yüzü yorgundu.
Ama en çok dikkatimi çeken şey…

Yüzündeki yaralardı.

Gözünün altı mor, dudağı patlamış, yanağında tırnak izine benzeyen kızarıklıklar vardı. Ellerini birbirine kenetlemişti. Gözleri korkuyla açılmıştı.

“Eric! Bırak çocuğu! Ne yapıyorsan bana yap!” diye bağırdı.

Yengem… Zavallı yengem…

Beni korumak için kendini feda ediyordu. Daha önce defalarca yaptığı gibi. İncecik bir kadındı ama yüreği dağ gibiydi. Ne yazık ki dayım o dağa bile yumruk atıyordu.

“Sen karışma Rosé! Bu benim yeğenim, benim ARAMDA!”
Dayım öyle bir bağırdı ki evin duvarları sarsıldı.

Yengem dayımın kolunu tuttu, titreyen elleriyle beni kurtarmaya çalışıyordu.
“Eric, yeter! Bırak çocuğu, bırak!” diye yalvarıyordu.

Ama dayımın gözleri dönmüştü.

Benim sesim ise…Kısık,Titrek.

“Ye-yenge… bırak. Ne yapıyorsa… yapsın,” dedim.

Kelimeler bile ağzımdan zor çıkıyordu. Ama içimde garip bir şey vardı o an.
Yıllardır dayak yiyordum. Yıllardır aç kalıyordum.Yıllardır bu evde eziliyordum.

Ama bugünkü korku. Bugünkü öfke…Bugünkü tehdit… Bugün sokakta boğazıma dayanmış silah…

Hiçbirine benzemiyordu.

Bu başka bir şeydi. Bu ölümün gölgesiydi. Dayım yüzüme daha da yaklaştı. Gözleri kan çanağı gibi.Dişlerinin arasından konuştu:

“Bana bak Felix…
YARINDAN itibaren bir işe gireceksind Kazandığın her kuruşu da bana getireceksin.

"ANLADIN MI BENİ?!”

Bu, emir değildi. Bu, bir hüküm cümlesiydi.

“T… tamam dayı…” diyebildim.

Dememle, dayım beni yere fırlattı.

Omuzum sertçe zemine çarptı. Sırtımdan çatırtı gibi bir şey duydum. Gözlerim karardı.

Dayım montunu aldı, kapıya yöneldi. Ayakkabılarını ayağına vurdu, sanki ben yokmuşum gibi.

Kapıyı sertçe kapattı.

BAM!

Ev bir anlığına sarsıldı. Ben de nefesimi tuttum. Dayım gidince dünyanın sesi geri geldi. Evin uğultusu, yengemin nefesleri, kanımın akışı…

Her şey bir anda geri döndü.

Yengem hemen yanımda belirdi. Dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini yüzüme sürdü.

“Yongbok, oğlum… iyi misin?
Ay dizlerine ne oldu yavrum?!”

Sesi titriyordu. Belki ağlayacak gibi, belki çoktan ağlamış gibi…

Aynı annem gibiydi. Onu hep öyle gördüm. Annem küçükken öldüğünde, beni kollarına alan kişi oydu.

Benim gözümde bir melek gibiydi. Ama bu ev… melekleri bile kanatlarından asıyordu.

“İyiyim yenge… yolda yürürken taşa takıldım,” dedim. Büyük, çok büyük bir yalan söyledim. Mafya peşimde, ölüm ensemdeyken ben hâlâ onu üzmemek için pembe yalanlar söylüyordum.

Yengem derin bir nefes aldı.
Gözleri endişeyle dolaştı üzerimde.

“Tamam kuzum… bir dahakine dikkatli ol. Aç mısın? Sana bir şey hazırlayayım mı?”

Başımı salladım.

“Hayır yenge, aç değilim. Sen de git yat, zaten çok yorgunsun.”

Yengem gülümsedi… o yıpranmış, acı dolu ama yine de sıcak gülümsemesiyle.

“Tamam yavrum… iyi geceler.”

“Sanada canım yengem,” dedim.

Ayağa kalktım. Bacaklarım titriyordu. Her adımda dizim zonkluyordu ama önemsemiyordum.

Merdivenleri çıktım. Çatı katına geldim.

Odam çok küçüktü. Duvarları soğuk, tavan eğri, yatak incecikti ama…

Penceresinden tüm şehri görebiliyordum. Karanlık bir şehir. Tehlike kokan bir şehir. Ama yine de benim sığınağımdı.

Kapıyı kapattım, sırtımı dayadım. Bir süre nefes bile alamadım. Ellerim titriyordu. Sonra banyoya gidip sıcak suyu açtım. Duşun altında sıcak su tenime değince bir anlığına rahatladım. Kanlar aktı, kirler aktı, sokak tozu aktı…

Ama içimdeki korku akmadı.

Kafamın içinde Hyunjin’in son bakışı vardı. Sokakta alnıma dayanan silah vardı. Dayımın yüzündeki öfke vardı.

Her şey birbirine karışıyordu.

Duştan çıktım, üzerime ilk denk gelen temiz kıyafeti geçirdim. Dolabımda zaten çok az şey vardı. İki tişört, bir sweatshirt, bir pantolon… bir de okul üniformam.

Sonra aklıma biri geldi. Benim için kız kardeş gibiydi.

Kuzenim Max.

Ona  bakmam gerekiyordu.Onun iyi olduğundan emin olmam gerekiyordu.

Sessizce odadan çıkıp onun odasına doğru yürümeye başladım.

Revenge | HyunlixHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin