Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, üzerimdeki tonlarca yükün ağırlığıyla uyandım. Beyaz, minimalist ofisim, dışarıdaki şehrin kaosuyla tam bir tezat oluşturuyordu. Ama içimdeki fırtına, her zaman dışarıdan daha şiddetliydi. Bugün önemli bir toplantı vardı; kozmetik şirketimin yeni lansmanı için son detaylar görüşülecekti. Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir iş kadınıydım, Dilem Yıldırım. Ama içimde, babasının ve annesinin kanını yerde bırakmamış, yeraltının kraliçesi Blackswan yatıyordu. Ve bu iki kimlik, her an birbiriyle çatışmaya hazırdı.
Bazı anılar vardır, bir kara delik gibi ruhuna yapışır, her nefeste seni içine çeker. Benim için o an, yedi yaşımdaki pamuk şekerle gülen o kızın gülüşünün yok oluşuyla başlamıştı. Babam... Babam iyi bir insandı. Tanıdığım en dürüst, en merhametli adamdı. Annemle birbirlerine deliler gibi aşıktılar. Aile tablomuz, bir ressamın en güzel tablosu gibiydi; renkli, canlı ve sevgi doluydu. Ama bu tablo, bir anda karardı. Babamın iyiliği, onun en büyük düşmanı oldu. Yedi yaşındaki o gün, annem beni elinden tutmuş, bahçedeki çiçeklerin arasına götürmüştü. "Gülümse bakalım!" demişti. Pamuk şekerimden kocaman bir ısırık alıp gülümsemiştim. O an, dünyanın en mutlu çocuğuydum. Ama o anın ardından gelen gölge...
Yıllarca o gölge peşimi bırakmadı. Gözlerimi kapattığımda bile o anın soğukluğu tenime işliyordu. Babamın düşmanları, karanlık adamlar, bir gece evimizi bastılar. Her şey gözümün önünde oldu. Annemin çığlıkları, babamın çaresiz direnişi... Onları benden kopardılar. Gözümün önünde anne ve babamı katlettiler. Yedi yaşındaki bir çocuk için dünyanın en büyük travmasıydı bu. O günden sonra gülmek, hatta mutlu olmak bile bir ihanet gibi geliyordu. Sevgi neydi peki? O pamuk şeker kadar basit miydi? Yoksa birine sarılmak mıydı? Belki de hiç bilememiştim. Sadece bir kez tattığım ve bir daha asla bulamadığım bir duygu muydu? İşte o yüzden, bu buzdan kalp... Her attığı yumruk, her sıkılan kurşun, o yedi yaşındaki kızın intikamıydı. Annemin ve babamın intikamıydı. O pamuk şekerle gelen mutluluk, sadece bir anlık bir illüzyondu. Ardından gelen acı, hayatımın her hücresine işlemişti. İşte bu acı, benim Blackswan olmamın tohumuydu.
Toplantı odasına girdiğimde herkes hazırdı. Ortadaki devasa masanın etrafına dizilmiş üst düzey yöneticiler, lansman sunumunu başlatmamı bekliyordu. "Günaydın," dedim, sesim her zamanki gibi kararlı ve kendinden emindi. "Yeni serimiz, kozmetik sektöründe çığır açacak. Pazarlama stratejilerimiz, dağıtım ağımız ve hedef kitle analizimiz hazır. Başarıdan başka bir seçeneğimiz yok." Konuşurken gözlerim, masanın ucunda oturan yeni finans müdürünün üzerinde oyalandı. Biliyordum ki o, düşmanlarımın içeri sızdırdığı bir piyondu. Satranç tahtası, her yerde kuruluydu.
Toplantı boyunca profesyonel maskemi düşürmedim. Sorulara net yanıtlar verdim, geleceğe yönelik planlarımı anlattım. Ama zihnimin bir köşesi, her zaman Blackswan'ın dünyasındaydı. Mesut ve Maksut gibi iki salak piyonu temizlemiştim, ama onların arkasındaki ağ, çok daha büyüktü. Babamın katilleri, hâlâ dışarıdaydı ve ben her geçen gün onlara biraz daha yaklaşıyordum.
Toplantı bittiğinde Beren yanıma geldi. "Her şey yolunda gitti. Ama..." Yüzündeki ifade gerilmişti. "Limandaki denetimler iki katına çıkarılmış. Ve tahmin et kimin liderliğinde?"
Gözlerimi devirdim. "Aral Akhan, biliyorum." İçimde tuhaf bir his belirmişti. Bu adam, benim hayatıma istenmeyen bir şekilde sızıyordu. "Ne yapacaksın?" Beren'in sesi endişeliydi. "Tam da lansman öncesi..."
Ona döndüm, yüzümde kararlı bir ifade vardı. "Bu sadece bir iş engeli değil, Beren. Bu, bir oyunun yeni perdesi. Ve bu oyunda, piyonları hareket ettiren kişi benim." Aral'ın varlığı, bir yandan içimdeki o çocuksu, unutulmuş Dilem'i uyandırırken, diğer yandan Blackswan'ın planlarını zora sokuyordu. Bu adam, benim en büyük zayıflığım mı olacaktı, yoksa en büyük silahım mı? Henüz karar vermemiştim.
Cehennemin kapılarını aralayan her nefeste, Blackswan'ın gölgesi daha da büyüyordu içimde. Babamın düşmanları gibi, bu dünyadaki pislikler de bitmek bilmiyordu. Mesut ve Maksut gibi piyonlar sadece küçük bir başlangıçtı. Onların arkasındaki çürümüş ağ, şehirdeki her karanlık köşeye yayılmıştı. Ve benim işim, bu ağın her bir ilmeğini tek tek kesmekti.
Akşamüstü, lüks ve modern evimin geniş salonunda, operasyon ekibimle buluştuk. Dev ekrana yansıtılan kat planları ve güvenlik kamerası görüntüleri, her detayı gözler önüne seriyordu.
Kasırga, bir sonraki hedefimizin dosyasını masaya bıraktı. "Patron, bu adamlar yeraltı uyuşturucu ağının en büyük halkalarından biri. Bir ay içinde dört kadını zorla çalıştırdıkları ve ikisini öldürdükleri söyleniyor. Ve en kötüsü, bu ağın kökleri, babanın eskiden iş yaptığı o pislik çetelerden birine dayanıyor olabilir."
Gözlerim, dosyadaki fotoğrafta dondu kaldı. Kadınlardan birinin yüzündeki morluklar, içimdeki o yedi yaşındaki kızın çığlıklarını yeniden duyuruyordu. Bu bir hikaye değildi, bu benim savaşım. Ve bu savaşta merhamete yer yoktu. Babamın intikamı için, her şeyi yapmaya hazırdım. "Kasırga," dedim, sesim buz gibiydi. "Bu oyunu kazanmak için, vezirimi bile feda etmeye hazırım."
Dosyadaki bilgiler, midemi bulandırıyordu. Kadın ticareti, uyuşturucu kaçakçılığı ve cinayet... Bu adamlar, hayatın en pisliklerini temsil ediyordu. Ve benim işim, dünyayı bu pisliklerden arındırmaktı. "Operasyon planını getir," dedim, soğukkanlılığımı korumaya çalışarak. Kasırga, el çabukluğuyla yan masadaki tableti alıp önüme koydu. Ekranda, hedef binaların kat planları, güvenlik kameralarının konumları ve şüphelilerin günlük rutinleri tüm detaylarıyla görünüyordu. Blackswan'ın istihbarat ağı, herkesten daha güçlüydü.
"Giriş noktası, çatı katı," diye işaret ettim parmağımla. "Güvenlik kameraları manuel olarak kapatılacak. Ekip A, sağ kanattan, Ekip B sol kanattan ilerleyecek. Ben ve Beren, orta hattı temizleyeceğiz."
Kasırga başını salladı. "Silahlanma?"
"Susturuculu tabancalar, bıçaklar ve gerektiğinde şok tabancaları. Gürültü istemiyorum. Ve en önemlisi, kadınları zarar görmeden kurtaracağız. Bu benim önceliğim." Sesimdeki kesinlik, emrimi bir daha sorgulamasına gerek bırakmıyordu.
Beren yanıma geldi, elinde son kontrollerini yaptığı bir liste vardı. "Kıyafetler hazır. Gece görüş dürbünleri ve iletişim cihazları kontrol edildi. Arabalar kapıda bekliyor."
Gülümsedim. Beren, benim diğer yarımdı. O olmasa, bu yükü taşımak çok daha zor olurdu. "Hazırız o zaman."
Operasyon gecesi. Gökyüzü zifiri karanlıktı, tıpkı içimdeki fırtına gibi. Çatı katına sızmak kolay oldu. Eğitilmiş elemanlarım, sessizce güvenlik kameralarını devre dışı bıraktı. Benim için bu operasyonlar, bir bale gösterisi gibiydi; her hareketin bir anlamı, her adımın bir amacı vardı. Dans ediyordum ölümle, ve her seferinde onu alt etmeyi başarıyordum.
İlk koridor bomboştu. İkinci koridorda, bir kapıdan gelen sesler dikkatimi çekti. Bir an durdum. İçeriden gelen mırıltılar, kahkahalar ve bir kadının kısık sesi... Midem bulandı. Bir işaretle ekibimi durdurdum. Bıçağımı çıkardım. Kapıyı yavaşça araladım. İçerideki manzara, beklediğimden de beterdi. Üç adam, bir kadını köşeye sıkıştırmış, ona eziyet ediyorlardı. Kadının gözlerindeki korku, içimi buz kesti. Kan beynime sıçradı. İşte bu anlar, Blackswan'ın neden var olduğunu hatırlatıyordu bana. Bu adamlar, babamın katilleriyle aynı zihniyete sahipti.
Kapıyı aniden açtım. Gıcırtı, içerideki adamların dikkatini dağıttı. Bana döndüler, gözlerinde önce şaşkınlık, ardından küstah bir ifade belirdi. "Vay, bir de dişi kedi mi geldi?" dedi içlerinden biri alayla. Fırsat vermedim. Hızlı bir hareketle bıçağımı fırlattım, ilk adamın boğazına saplandı. Bir hırıltıyla yere yığıldı. Diğer ikisi şaşkınlıkla bakakalırken, üzerlerine atıldım. Sağ elimdeki susturuculu tabancamdan çıkan iki boğuk sesle, ikisi de cansız bedenler olarak kadının yanına düştü. Kadın, bir köşede büzülmüş titriyordu. Ona yaklaştım. "İyisin," dedim fısıltıyla, sesimi olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak. "Şimdi buradan çıkacağız." Kadının gözlerindeki korku, yerini minnettar ama titrek bir ifadeye bıraktı. Ona, Beren'in getirdiği bir battaniye uzattım ve kapıya yönelttim. "Aşağıdaki ekip seni alacak."
Operasyon devam etti. Her odada, benzer manzaralarla karşılaştım. Köşeye sıkıştırılmış kadınlar, uyuşturucuların ve şiddetin esiri olmuş ruhlar... Onları kurtardıkça, içimdeki öfke daha da büyüyordu. Bu adamlar, hayatımdan çaldıkları her şeyi temsil ediyordu. Ve ben, hepsini teker teker geri alacaktım.
Son odaya geldiğimizde, uyuşturucu çetesinin lideri olduğu söylenen adamla karşılaştım. Geniş, kaslı bir adamdı, yüzünde dövmeler vardı. Gözlerinde küstah bir ifadeyle bana bakıyordu. Yanında iki iri yarı koruma duruyordu. "Kimsin sen?" diye hırladı, sesiyle yeri titretecek gibiydi. "Burası benim bölgem. Buraya nasıl girmeye cüret edersin?"
Gülümsedim, buz gibi bir gülümseme. "Benim kim olduğum önemli değil. Önemli olan, senin ne olduğun. Ve sen, benim için sadece bir hedeften ibaretsin."
Adam öfkeden deliye döndü. "Korumalar, halledin şu yılanı!" İki koruma aynı anda üzerime atıldı. Biri sağdan, diğeri soldan. Sağdan gelenin darbesini kolayca savuşturdum, kolunu kıvırdığım gibi sırtına dizimi geçirdim. Kemiklerinin çatırdama sesi duyuldu. Acıyla inleyerek yere yığıldı. Soldan gelen, bana doğru büyük bir bıçak savurdu. Geriye doğru sıçradım, bıçak kolumu sıyırdı geçti. Keskin bir acı hissettim ama yüzümü bile buruşturmadım. Bu acılar, babamın ve annemin acılarının yanında hiçti.
Hızla adamın üzerine atıldım, sağ elimdeki muştamı yüzüne savurdum. Çatlayan kemik sesiyle yüzü dağıldı. Adam sendeledi, baygın gözlerle bana bakarken bir darbe daha indirdim. Yere yığıldı. Şimdi sıra liderdeydi. Adamın gözlerinde ilk kez gerçek bir korku gördüm. Gözleri faltaşı gibi açılmış, panikle bana bakıyordu.
"Sen bir... sen bir şeytansın!" diye fısıldadı, sesi boğuk çıkıyordu.
Gülümsedim, daha önce hiç bu kadar buz gibi gülümsememiştim. Yerdeki adamın yanına çöktüm, muştamın soğuk metalini şakağına bastırdım. "Belki de. Ama senin gibi pislikleri temizlemek için şeytan olmak gerekiyorsa, olurum." Gözlerine dik dik baktım, nefesi kesilmişti. Son darbeyi indirmeden önce, dudaklarımın arasından soğuk bir fısıltı döküldü: "Blackswan'ın selamı var."
Muştamın dikenleri, adamın alnının tam ortasına saplandı. Kaskatı kesildi. Gözleri boşluğa takılı kalmıştı. İçimdeki tatmin duygusu, bu kez her zamankinden daha keskindi. Bu, intikamdı. Bu, adaletti. Ve bu, benim hayatımın amacıydı. Her bir darbe, yedi yaşındaki Dilem'in intikam feryadıydı.
Kapkaranlık bir geceydi. Limana yaklaşırken ay bile yüzünü saklamıştı, sanki olacakları önceden biliyormuş gibi. Motor sesleri dışında tek duyulan, usulca çarpan dalgaların ritmiydi. Elimde telsiz, gözümde gece görüş dürbünüyle konteynerlerin arasından ilerlerken kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki sanki her an göğsümden dışarı fırlayabilirdi.
Operasyon saat 02:17’de başladı. Nokta atışı bir baskındı. Kimsenin haberi olmamalıydı. Limandaki güvenlik kamerası sistemine sızan ekip, görüntüleri döngüye almıştı. Görünürde her şey normaldi ama biz gölgelerin içinden akıyorduk.
"Alpha, Bravo, yerlerinizi alın," dedim telsizden. Sesim kararlıydı ama içim buz gibiydi.
İçeride olması gereken kargonun izi yoktu. Ya önceden biri temizlemişti ya da içeriden bilgi sızmıştı. Konteynerin kapağını açtığımda boş raflar ve birkaç kozmetik kutusu vardı sadece. Fondöten, allık, ruj... Kadınların savaş boyaları. Ama ben gerçek bir savaşın içindeydim.
Operasyonun sonu sessizdi. Sanki hiçbir şey olmamış gibiydi ama içimde bir yerlerde o tanıdık çöküş vardı. Her şey yolunda görünüyordu ama hiçbir şey yerli yerinde değildi.
Operasyon bitmiş, ekip dağılmıştı. Limanın dışında duran siyah araçta Beren beni bekliyordu. Arka koltuğa biner binmez bana uzattığı viskiyi bir hamlede içtim. Sessizlik çöktü bir süre. Gözlerimizi kaçırıyorduk birbirimizden. Beren’in yüzünde her zamanki gibi o çözümlenemeyen ifade vardı.
"Bir terslik var," dedim sonunda. "Birisi bizi yönlendiriyor."
Beren başını salladı. "Daha önce de oldu. Sahte sevkiyatlar, boş kargolar… Ama bu sefer farklı. Bu sefer seni hedef almış gibiler."
"Kimse beni hedef alamaz," dedim, ama kendime bile inandıramadım bu sözü.
Evdeydik. Şarap açtım. Şehir ışıkları pencereden içeri süzülürken, loş salonda ikimiz de birer gölge gibiydik. Beren’in üzerindeki saten sabahlık teninde bir nehir gibi akıyordu. O ise boşluğa bakıyordu bir süredir. Gerginliği hissediyordum ama konuşmak için doğru anın gelmesini bekledim.
"Her şey yolunda, evet. Ama..." Beren'in sesi imalıydı. "O komiser, Aral Akhan... O seni bırakmayacak gibi duruyor. Limandaki denetimleri hâlâ sürdürüyor. Ve bu kez, doğrudan senin kozmetik şirketini hedef almış durumda."
Kaşlarım çatıldı. "Ne demek istiyorsun?"
"Birkaç gündür senin depolarda gezinip duruyormuş. Hatta bazı evraklarını incelemek istediğini söylemiş. Tabii ki izin vermedik ama bu ısrarı biraz şüpheli."
İçimdeki o garip his yine belirdi. Aral... O gerçekten de benim için bir tehdit miydi, yoksa içimdeki unutulmuş Dilem'i uyandıran bir kıvılcım mı?
Tam bir şey söyleyecekken Beren’in gözleri bir anliğine kaçtı. Hafifçe boğazını temizledi, ardından şarabından bir yudum aldı.
"Aslında..." dedi yavaşça. "Sana söylemediğim bir şey var."
Sessizlik… O cümleden sonra zaman yavaşladı sanki.
Ne söyleyeceğini hissetmiştim ama duymak başka bir şeydi.
"Aral, birkaç gün önce seni aratmıştı."
Bardağımı bıraktım. Yavaşça döndüm ona.
"Ne?"
"Evet. Bizzat seni görmek istediğini söyledi. Hatta özel olarak seninle konuşmak istemiş. Ama... o gün sen çok sinirliydin ya. Limandaki baskın, kayıp konteyner… ben de şey... Mustafa’ya ‘Dilem’e hemen söyleme’ dedim. Sonra da… unutuldu."
“Unutuldu mu?” dedim, dudaklarımı ısırarak.
Yumruğumu yavaşça koltuğun kolçağına vurdum. “Beren… Bunu neden yaptın?”
"Bak… O gün her şey üst üste geldi. Aral da öyle çok kararlı bir tavırla gelmedi. Sadece biraz meraklıydı gibi... Belki de oyun oynuyordu. Seninle görüşmek istemesi mahcubiyetinden de olabilir. Bir şey ispatlayamayınca, yüzleşmek istemiş olabilir sadece."
Başımı sağa sola salladım. Hayır. Bu, böyle basit bir şey değildi. Aral Akhan hiçbir zaman sebepsiz konuşmazdı.
"Bırak arasın," dedim umursamazca, ama o sözler boğazıma diziliyordu. "Ne bulacak ki? Fondöten, ruj, maskara... Eğer bir kozmetik dedektifi olmak istiyorsa, buyursun."
Beren gülümsedi ama gözlerinin içi gülmedi. Sanki o da artık oyunların değil, gerçeğin kapımızda olduğunu anlıyordu.
O gece sabaha kadar uyuyamadım.
Aral’ın adını tekrar tekrar düşündüm. Sesini, bakışını, bana doğru eğildiğinde yüzümde bıraktığı nefesini... Ve o an fark ettim:
Asıl sorun onun beni takip etmesi değildi.
Benim onu bekliyor olmamdı.
Ertesi akşam, Aral ile buluşacağım restorana doğru yol alırken, içimdeki kelebekler sanki zehirli bir dans ediyordu. Uzun, siyah, sırtı dekolteli bir elbise giymiştim. Saçlarımı açık bırakmış, hafif bir makyaj yapmıştım. Dışarıdan bakıldığında, kusursuz bir iş kadınıydım. Ama içimde, bir yeraltı kraliçesi yatıyordu. Ve onun ardında, anne ve babasının intikamını bekleyen yedi yaşındaki küçük bir kız.
Restorana girdiğimde Aral, şık bir takım elbiseyle masada beni bekliyordu. Ayaklarıma kadar uzanan, her adımımda savrulan elbisemle masasına doğru ilerlerken, gözlerini benden ayırmadığını fark ettim. Yüzünde hayranlıkla karışık bir ifade vardı. Yanına ulaştığımda, ayağa kalktı.
"Hoş geldiniz Dilem Hanım," dedi, sesi her zamanki gibi tok ve etkileyiciydi. "Sizi burada görmek bir onur."
"Onur bana ait Aral Bey," dedim, elini sıktım. Elimde yine o elektriklenme hissi... Bu adam ne yapıyordu bana?
Masaya oturduk. Sohbet, başlangıçta iş üzerineydi. Konteynerler, denetimler, kozmetik sektörü... Aral'ın soruları inceydi, sanki her kelimemden bir sır çıkarmaya çalışıyordu. Ben de aynı şekilde, onun her bakışını, her kelimesini analiz ediyordum.
"Siz de bayağı işinize düşkünsünüz anlaşılan Aral Bey," dedim alaycı bir tavırla. "Bu kadar yoğun denetim, iki gün içinde bitiremediğiniz belli oldu. Biraz fazla değil miydi sizin için? Yoksa yeterince personeliniz mi yoktu?" Sözlerimle onu iğnelemeyi başardım, yüzündeki mahcubiyet ve hafif bir gerginlik gözden kaçmadı.
Aral'ın bakışları keskinleşti. "Görevimizi aksatmamak için elimizden geleni yapıyoruz Dilem Hanım. Şartlar ne olursa olsun. Ve evet, tüm konteynerlerin incelenmesi için ek süre talep etmek durumundayız. Bildiğiniz gibi, bu denetimler hassas bir sürecin parçası." Duraksadı, gözlerini gözlerime dikti. "Henüz incelenmeyen ve şüpheli bulunan konteynerler için size bir hafta ek süre tanıyoruz. Bu süre zarfında, incelenen ve temiz çıkan konteynerleriniz yola çıkarılacak. Ama kalanlar için... her detayı görmek istiyoruz." Sesi, şimdi tam bir sorgu memuru gibiydi, iğneleyici ve sert.
"Öyleyse sizin için iyi bir fırsat Aral Bey," dedim soğuk bir sesle. "Umarım bu sefer daha 'masum' bir şeyler bulabilirsiniz."
Aral gülümsedi, bu gülümsemede zerre kadar samimiyet yoktu. "Belki de haklısınız. Ama bir komiser olarak, her ihtimali değerlendirmek zorundayım." Gözlerinde bir parıltı vardı. "Sizin gibi başarılı bir iş kadınıyla böyle resmi bir ortamda tanışmak güzel oldu. Genelde işim daha çok... suçlularla."
"Ben de bir suçluya benzemiyorum, değil mi Aral Bey?" Sesimde hafif bir meydan okuma vardı.
Aral'ın kahkahası restoranda yankılandı. "Hayır, kesinlikle benzemiyorsunuz Dilem Hanım. Aksine, oldukça etkileyicisiniz. Ama bazen dış görünüş aldatıcı olabilir."
İşte şimdi oyun daha da ilginçleşiyordu. Aral, benim kim olduğumu biliyor muydu? Yoksa sadece beni test mi ediyordu? Bu bir sınavdı ve ben bu sınavdan başarıyla geçecektim.
Yemek ilerlerken sohbetimiz daha kişisel bir hal almaya başladı. Hobilerimizden, hayattan beklentilerimizden bahsettik. Aral'ın ne kadar zeki, karizmatik ve aynı zamanda hassas bir adam olduğunu fark ettim. Benimle konuşurken, sanki duvardaki o buzdan kalbi eritmeye çalışıyordu. Ve ne yazık ki, kısmen de olsa başarıyordu.
"Peki Dilem Hanım," dedi Aral, ciddi bir ifadeyle. "Hayatta en çok neyi önemsersiniz?"
Bir an duraksadım. Yedi yaşındaki Dilem'in çığlıkları kulaklarımda yankılandı. Acı, keder, intikam... Bunlar mıydı hayatımda önemli olan? Yoksa Aral'ın gözlerinde gördüğüm o umut kıvılcımı mı?
"Adalet," dedim, sesim beklenenden daha sert çıktı. "Hayatta en çok adaleti önemserim, Aral Bey. Ve hak edenin hak ettiğini bulmasını."
Aral'ın gözleri parladı. "Bu konuda size katılıyorum Dilem Hanım. Adalet, bu dünyanın en büyük eksikliği. Ve benim de mücadele ettiğim tek şey bu."
Konuşması içime işledi. Acaba onunla aynı tarafta mıydık? Yoksa aramızdaki bu ince çizgi, bir gün bizi karşı karşıya mı getirecekti? Benim babamın can düşmanları, aynı zamanda onun da düşmanları mıydı? Bu sorunun cevabı, bütün oyunu değiştirebilirdi.
Yemek bittiğinde, Aral beni arabamın kapısına kadar eşlik etti. "Bu akşam çok keyifliydi Dilem Hanım," dedi, gözlerini gözlerimden ayırmadan. "Umarım bu son görüşmemiz olmaz."
Gülümsedim, maskemi koruyarak. "Belli olmaz Aral Bey. Hayat, sürprizlerle dolu."
Arabaya bindiğimde, Aral hâlâ beni izliyordu. Arabayı çalıştırıp oradan uzaklaşırken, aynadan son bir kez ona baktım. İçimdeki fırtına daha da şiddetlenmişti. Aral, benim hayatıma beklenmedik bir element olarak girmişti. O, beni hem güçlü kılıyor, hem de zayıflatıyordu. Ve en büyük korkum, eğer bir gün o korkuyla yüzleşirsem, Aral bile yeterli olmayabilir düşüncesiydi. Babamdan, annemden, hayatımdan çaldıkları acının bedeli nasıl ödenecekti? Aral bu savaşta bana destek mi olacaktı, yoksa bir engelden ibaret mi? Bilmiyordum. Ama bir şeyden emindim: Bu oyun henüz bitmemişti. Ve ben, bu oyunda şah mat olmaya hiç de niyetli değildim.
Aral'ın restorandaki her kelimesi, her bakışı zihnime bir virüs gibi işlemişti. O gülümsemenin ardında yatan soğuk hesap, beni rahatsız ediyordu. O samimiyet, o kişisel sorular... Hepsi birer tuzaktı. Beni köşeye sıkıştırmak için ördüğü bir ağın ilmekleriydi. Neden bu kadar ileri gitmişti? Neden "tesadüfen" tanışmış gibi yapıp, iş konuşurken özel hayatıma dair sorular sormuştu?
O akşam eve döndüğümde, Aral'ın söyledikleri beynimde dönüp duruyordu. Özellikle "en masum görünen yerlerde bile beklenmedik şeyler bulabiliyoruz" cümlesi ve "dış görünüş aldatıcı olabilir" sözü, onun beni zaten radarına aldığının açık bir işaretiydi. O, benimle tanışmak istememişti; benimle ilgili bilgi toplamak istiyordu. Yemekteki her nazik jesti, aslında bir soruşturmanın parçasıydı. O masadaki sohbet, bir randevu değil, resmen bir sorguydu.
Duşun altında, sıcak su tenimi yakarken, gözlerimi kapattım. Aral'ın yüzü beliriyordu zihnimde. Karizması, zekası... Bunlar, onun işini ne kadar iyi yaptığının kanıtıydı. O bir komiserdi ve görevi, benim gibi "beklenmedik şeyler barındıran" kişileri ortaya çıkarmaktı. Babamın intikamı için kendime kurduğum düzenin, onun görev tanımına cuk oturduğunu fark ettim.
Aptal gibi hissettim kendimi. Onun samimiyetine bir an bile olsa inanmıştım. İçimdeki o yedi yaşındaki kızın, belki de bir kurtarıcı arayışına kapıldığına dair bir anlık yanılgıya düşmüştüm. Ama hayır. Dilem Yıldırım, bu tür zayıflıklara asla düşmemeliydi. Blackswan, duygulara yer vermezdi. Aral'ın o sıcak gülümsemesi, aslında beni buz gibi bir kumpasın içine çekmek için atılmış bir yemdi. O, bana bilerek yaklaşmaya çalışmıştı. Biliyordu. Görevli olduğunu hissetmiştim, o samimiyet tamamen bir yalandı.
Telefonumu elime aldım. Beren'i aradım. "Bütün geçmiş bilgilerini istiyorum Beren. Aral Akhan'ın, doğumundan bugüne kadar. Adım adım. Hiçbir detayı atlama. Özellikle son zamanlardaki görevleri, temasları, her şeyi. Ve bu bilgileri kimseyle paylaşma. Bu, sadece ikimiz arasında."
Beren'in uykulu sesi geldi hattan. "Ne oldu yine? Aral Bey çok mu canını sıktı?"
"Sana dedim Beren," dedim, sesim soğuk bir çelik gibiydi. "Kimse beni hedef alamaz. Özellikle de benim bir yalanına kanıp aptal gibi görünmeme neden olanlar."
Telefonu kapattım. Yüzümdeki kozmetikler, artık sadece bir kamuflajdı. Asıl savaş boyamı, maskemi, Aral Akhan'a karşı takacaktım. Bu oyunda kimin daha zeki olduğunu görecektik. Ve ben, Blackswan olarak, bu oyunu kazanmak için her şeyi yapmaya hazırdım. Aral'ın o etkileyici bakışları, içimdeki buzdan duvarı eritmeye değil, onu daha da sağlamlaştırmaya hizmet edecekti. O, artık benim için bir tehditti. Ve tehditler, ortadan kaldırılırdı.
