-GERİ ÇEKİLİN YOKSA ARKADAŞINIZI ÖLDÜRÜRÜM!
Josuha’yı tutan iki adam yerde olan Josuha’yı kendilerine siper edip bağırarak Sangwoo’ya doğru hareketlenirken elleri bağlı olan Jeonghan panik halinde gerçekleşen sahneyi izliyordu. Gözleri Seungcheol ile buluşurken Seungcheol onu rahatlatmak için
-Korkma Jeonghan sana hiçbir şey yapamayacak, buradan birlikte çıkıcaz.
-Öyle bir şey olmayacak, ölürsem bile meleğimi kendimle götüreceğim.
diye araya giren Sangwoo’nun ardından odada üç el silah sesi duyuldu.
Odada derin bir sessizlik olurken herkes silahın çıktığı yere bakıyordu. Herkeste bir panik havası oluşmuşken Mingyu gözünü kırpmadan silahı üç kez ateşledi. Sangwoo’nun Jeonghan’ı tuttuğu bileğe bir el ve omuzuna iki el sıkmıştı. Jeonghan kulağının dibinde patlayan silahtan dolayı beyninde sancı hissederken yaşlı adamın can havli ile geriye gitmesiyle ondan aldığı desteğin yok oluşuyla Sangwoo’nun önüne yere yığıldı. Mingyu yaşlı avukatı halletmişken camdan Josuha’yı tutan adamların kafasına iki el ateş eden Hoshi ile iş bitmişti. Hoshi orduda görev alan bir keskin nişancıydı ve böyle özel görevler tamda onun şov işiydi. Arkaya gerileyen Sangwoo kendini toparlamaya çalışırken Seungcheol olası bir tehlikeyi önlemek için iki adımda aralarındaki mesafeyi kapatıp Sangwoo’nun göğüse doğru attığı tekmeyle onu geriye düşürmek için sertçe vurdu ve zaten korkuluğun sonuna gelmiş olan yaşlı sapık ikinci katın balkonundan çimlerin üzerine sırt üstü düştü. Jeonghan çınlayan kulağı ile olanları izlerken beyninde şok dalgalarını onu esir almıştı. O bile sonunun böyle olacağını tahmin edemezdi.
2 GÜN SONRA
Seungcheol annesini arabaya bindirdikten sonra hastaneye geri dönerken hızlı adımlarla Jeonghan’ın odasına geri geldi. Jeonghan içtiği ilaçlardan dolayı hâlâ uyurken onun uyanmasını sabırsızlıkla bekliyordu. Seungcheol, sarışının bir an önce uyanıp kendine gelmesini istiyordu çünkü Jeonghan’a vereceği çok müjdeli bir haber vardı derken Jeonghan’ın titreyen göz kapakları onun sesini duymuşçasına açılmaya başladı. Jeonghan yavaşça gözlerini aralarken ona bakan iri gözlerle karşılaştı. Seungcheol’ün gözleri o kadar çok parlaktı ki insanın başka bir tarafa bakası gelmezdi ama bu gözler sadece Yoon Jeonghan’ı gördüğünde böyle parlamıştı.
Jeonghan ona bakan adamla göz gözeyken ağzını kapatan maskeyi sarılı eliyle yüzünden çekti. Seungcheol sarışına yardım ederek hava maskesini Jeonghan’ın boğazına indirip Jeonghan kuru boğazıyla konuşmaya gayret etti.
-Çok canın yandı mı Seungcheol? Seni çok incittim mi?
diyerek kendi haline bakmadan onun durumunu sorarken Seungcheol ona kocaman bir gülümseme verdi.
-Jeonghan-ah, ben çok iyiyim benim için endişelenme asıl kendin için endişelen sen iyi misin?
diyerek sarışına soru yöneltirken Jeonghan ondan bağımsız gözünden akan yaşla Seungcheol’ün parlak gözlerinde kayboldu. Zoraki bir şekilde yutkunurken
-Biliyor musun, o günden beri kimse bana nasıl olduğumu sormadı. Sen bir melek olmalısın.
diyerek konuşurken Seungcheol gülümseyerek sarışının yorganın üzerindeki eline uzandı. Parmak uçlarıyla kemikli elleri kavrarken kendinden emin konuştu.
-Burada bir melek varsa o da sensin Jeonghan. Sen iyi ol gerisi önemli değil.
Jeonghan o parlak gözlere bakarken gözünden süzülen yaşın farkında değildi. Canı çok yanıyordu ama ağzını açıp canının yandığını ifade edemeyecek kadar yorgundu. Seungcheol gözlerini ayırmadan ona bakarken çalan kapı ile dikkati dağıldı. Gelen doktora gözlerini çevirirken arkadaşına gülümseyerek baktı.
