İçerik Kurallarımızı güncelledik.
Hikâyeleri güvenli bir şekilde paylaşmaya devam etmek için en güncel kuralları inceleyin.

xiv. 553

913 104 73
                                        

beomgyu

sınıftaki tüm sesler bir anda kesilmiş, herkes sinirle bana kükreyen san'a ve olayın şokuyla dilini yutan bana bakıyordu. kesinlikle böyle bir şey beklemiyordum, yewon'un san'ın ruh eşi olduğu gerçeği benim için fazla kabul edilemezdi. hem san'ın başkasından hoşlandığını düşünenlerden biriydim. burada ne dönüyordu böyle?

kai'ın san'ın kolunu tutarak herhangi bir hamlesini engellemeye çalıştığının farkındayım çünkü o sinirlenince gözü cidden hiçbir şey görmüyordu. tam anlamıyla şirin bir tavşana benzese de geçen sene okul ortasında ünlü bir tekstil firmasının genel müdürünün oğlunu ağzından kan gelene kadar dövmüştü. dürüst olmak gerekirse ondan korkuyordum.

"choi san, kendine gel."

bu yuqi'nin sesiydi. yayıldığı sırasından kalkarak bize doğru yönelmiş ve ellerini cebine sokarak her zamanki serseri havasına bürünmüştü. bu beni affettiğini mi gösterirdi? emin değildim ama şu an beni koruması bile mutlu hissettirmişti. en yakın arkadaşımı özlemiştim, bedenim zihnime itaat etseydi eğer gidip ona ve miyeon'a sarılırdım.

"neler oluyor burada?" sert ve taviz kabul etmeyen ses sınıfta yankılanırken herkesin bakışları kapıya yöneldi. soobin üzerindeki onlarca göze rağmen soğuk bakışlarını san'dan çekmedi. şu an burada neler olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu, o neden buradaydı?

giydiği spor ayakkabı zemine sürterek rahatsız edici gıcırtılara sebep olsa da ortamın adrenalin seviyesinin bu kadar yüksek olmasından dolayı bana gerilim filmlerindeki serinkanlı katilleri anımsatmıştı. yüzündeki ifadenin mimiksizliği, hafif çatık kaşlarının yarattığı sinirli hava ve bir tutamı bile bozulmamış yapılı saçlarıyla kesinlikle ortamı domine etmişti.

donuk gözlerim gözleriyle buluştu, bir an için orada endişe gördüğümü sandım. çok parlaktılar kısa bir süre için, sanki bana bir şey olmasından korkuyor gibiydiler. ancak dediğim gibi, bu saniyenin onda birinde gerçekleşmişti. daha sonra aynı gözler sanki geceye teslim olmuş gibi karardı ve karşımdaki çocuğun gözleriyle birleşti.

hiçbir şey söylemedi. sadece birkaç saniye boyunca bakıştılar ve san bir anda uysal bir kedi gibi sakinleşti. kolunu kai'ın kıskacından kurtarıp son bir kez daha bana baktı ve tek kelime etmeden sınıfı terk etti. o gittiği anda fısıldaşmalar tekrar yükselmeye başladı, herkes neyin ne olduğuna dair tahminlerde bulunuyordu. ben ise yaşadığım şeye anlam vermeye çalışmakla meşguldüm. soobin kimdi? san ile aralarında ne geçmişti de san gram zorluk çıkartmadan gitmişti?

sorular zihnimi kemiriyordu, beynimin hareketlerimi kontrol eden noktasına mühür basılmıştı sanki. sadece öylece duruyor ve soobin'ın buzdan farksız harelerine bakıyordum. bakışmamız yine uzun sürmedi, ama bu sefer bölen şey farklıydı.

"choi beomgyu," resmi ve sadeydi. sınıftaki insanların hakkımda fısıldaşmalarını duyuyordum. hakkımda başkalarının ruh eşini çalmaya çalıştığıma, ya da yewon'u istemediği bir şeye zorladığıma dair dedikodular dönüyordu.

peki neden bunlar umurumda değildi?

"benimle odama gel." emir kipi kullanıyordu ve bunu küstah bir tavırla yapıyordu. üstelik odama mı demişti o? ne zamandan beri bir odası vardı?

dilim sonunda işlevini hatırladığında dudağımı ıslattım ve stabil sesimle ona fısıldadım. "gelmek istemiyorum."

tüm sınıf bizi izliyordu. yanımdaki yeonjun'un bile şaşkınlıkla soobin'e baktığının farkındaydım. soobin ise yüzüne yapmacık bir gülümseme yerleştirdi ve gülümseyerek başını eğdi. tekrar kaldırdığında aklına bir şey gelmiş gibiydi, bundan hoşlanmamıştım.

"ben ısrar etmem, beomgyu. dördüncü kat, 553 numaralı oda. eğer zeki çocuğu oynamak istiyorsan kapılarım sana açık."

sınıfa göz gezdirdi, çoğu kişi fısıldamayı bile bırakmış sadece bizimle ilgilenmiyormuş gibi yapıyordu. o an bilmediğim bir şeyler olduğunu anladım, insanların zararsız, sessiz ve oldukça kendinden emin olan bu oğlandan neden korktuğunu öğrenecektim.

bir daha ağzını açmadı. zihnimde yankılanan ayakkabı sesleriyle sınıftan çıktı sadece. içimde ona karşı büyümeye başlayan bir merak vardı ve bunu durduramıyordum. kısa bir iç hesaplaşmanın arıından kendime engel olamadım ve onun peşinden çıktım. lai ve yeonjun'un nereye gittiğime dair sorularını cevaplamaya gerek duymamıştım, cevaplara ihtiyacım vardı.

koridorda kimsenin dikkatini çekmemek için hızlı ama dikkatli adımlarla asansöre yürüdüm. dördüncü kat genelde okul kulüplerinin kullandığı kattı; bir televizyon odası, sanat atölyesi, neredeyse her türden müzik aletinin bulunduğu oda ve dahası vardı. ayriyeten okul öğrenci konseyi toplantılarını orada yapardı. geçen sene mezun olan bang chan hariç konseyde kimlerin olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu, zaten konsey üyeleri kimliklerini belli etmez, köstebek gibi bizler hakkında bilgi toplarlardı.

asansöre binip kapıların kapanmasını bekledim. tamamen yalnız kaldığımda sırtımı aynaya yasladım ve derin bir nefes aldım. son arım saattir gelişen olaylar tamamen kontrolüm dışındaydı ve bu beni sinirlendiriyordu. bu zamana kadar hiç sonunu göremediğim işlere girişmemiştim ve choi soobin bunu bozuyordu.

dördüncü kata geldiğimde ne olacaksa olsun moduna girmiştim. aceleyle asansörden çıkıp tek tek oda numaralarına bakıyordum. 553. odaya geldiğimde duyduğum seslerle meraklandım. kilitli olmayan kapıyı araladığımda yuna ve ryujin'i öpüşürken görmeyi beklemiyordum. önceden olsa kalbim bu görüntüye karşı kırılır, içeri dalarak burada ne yaptıklarını ve bunun okul kurallarına aykırı olduğunu yüzlerine vururdum. ama istemiyordum, içimde oluşan buruklukla kapıyı örttüm ve yüzüme gelen saç tutamlarımı gözümün önünden çektim.

oda arama işine kaldığım yerden devam etmeye karar verdim. 553 numaralı oda olduğunu söylemişti, ancak oda numaraları 524. odadan sonra bitiyordu. hüsrana uğramıştım, bu çocuk neredeydi? önüme gelen her sınıfa dalıyordum, hepsi boş olmanın yanı sıra aşırı lükstü. devasa koridorun sonunda gördüğüm kapıyla koşarak oraya ilerledim ve titreyen ellerimle kapıyı araladım.

ama burası bir toplantı salonuydu? neler oluyordu böyle? burayı daha önce gördüğümü sanmıyordum. etrafı camlarla çevrili olan odanın ortasında kocaman siyah bir masa ve etrafında on iki tane sandalye vardı. oda aşırı sadeydi, cam duvar hariç diğer duvarlar tavana kadar uzanan kitaplıklarla çevriliydi ve başka hiçbir şey yoktu. büyük kırmızı perdelerse odaya renk katan yegane şeydi.

nerede olduğumu anlamaya çalışırken aklıma gelen şeyle yutkundum. ben büyük ihtimalle konseyin toplantı odasını bulmuştum?

böyle bir şeyi yaşıyor olmak için acayip şanslı olmalıydım. konsey üyelerinin köklü ailelerden gelen soylu insanlardan seçildiğine dair bir söylenti vardı, odadaki antika olarak sınıflandırılabilecek sayısız kitaba bakacak olursam iş cidden öyleydi de.

peki ya soobin bu işin içinde miydi? üstelik onca uğraşa rağmen 553 numaralı odadan biz iz yoktu.

yine de anın tadını çıkartmaya ve biraz da içimde oluşmaya başlayan meraka engel olmak adına büyük odayı keşfe çıktım. pek uzun sürmemişti ilk başta. çünkü koca masa, sandalyeler, kitaplar ve perdeler hariç hiçbir şey yoktu. ancak kırmızı kadife perdeleri incelemek için o tarafa yaklaştığım zaman perdenin arkasında bir şey olduğunu fark ettim. merakla perdeyi araladığımda ise karşılaştığım şey, üzerinde altın işlemelerle 553 yazan simsiyah kapıydı.

---

---

Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
oh boy it's you, soogyuBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin