Yıllar önceydi. Yaz gecelerinin getirdiği o hafif ve tatlı esinti eşliğinde kart oyunu oynuyorduk. Abim sandığım Doğu, Emirhan ve ben. Biz üç kardeştik ve yaz gecelerinde sabaha kadar oturur, oyun oynar, film izlerdik. Emirhan pek dayanamazdı ama Doğu ve ben geceleri sabah eder, sabahları ise uykuyla geçirirdik.
Takvimin Ağustos yirmi altıyı gösterdiği bir gündü. Gece üç kırk beş civarıydı ve biz yine uyanıktık. Pişti oynuyorduk ve ben hep yeniliyordum. Yenildiğim içinse öfkeleniyor, öfkelendikçe de mızıkçılık yapmaya kalkışıyordum. Ama Doğu tecrübeliydi, artık yemiyordu. “Sıkıldım!” diyerek bir hışımla ayaklandığımda uyuyacağımı söylemiştim. Anında hiddetle kolumdan tutan Doğu ise gitmeme izin vermemişti. “Uyuyamazsın!” diyerek bir de üstüne emir vermişti. Kaşlarımı çatıp sorgular ifade ile baktığımda ise bana bir şey öğreteceğini söylemişti. Bunun bir bahane olduğunu, uyursam yalnız kalacağı ve bu yüzden sıkılacağı için uyumama izin vermediğini bilen ben ise sessiz kalmıştım. Doğrusu uykum yoktu ve Doğu’nun beni göndermemesi işime gelmişti.
“Ne öğreteceksin?!” diye sormuştum ters ters.
O ise bu ters ifademi umursamayarak ayağa kalkmıştı. Oturduğumuz balkondan içeriye girerken “Bekle.” diyerek mırıldanmış ve ardından gözden kaybolmuştu. Oturduğum minderin üzerine daha da yayılarak beklemeye başlamıştım. Yaklaşık beş dakika beklemiştim ama o hâlâ gelmemişti. Artık sıkılıp içeri gireceğim sırada ise balkonun giriş kapısında belirivermişti. Elinde bir kutu vardı. Üzeri at, vezir, şah, kale, fil ve piyon resimleriyle kaplıydı. Bu görüntü karşısında boş bakışlar atarken hala ne öğreteceğini sorguluyordum. Bu oyunun adını biliyordum. Satrançtı. Nasıl oynandığını bilmemekle beraber hiç ilgimi de çekmemişti.
“Sana satranç oynamayı öğreteceğim.” dediğinde o an için canım bir şey öğrenmeyi istemediğinden reddetmiştim. Ama abim ısrarla öğreteceğini söylemiş ve gitmeme izin vermemişti. Zoraki bir şekilde karşısına oturduğumda ise eline piyon adını verdikleri beyaz bir taşı almış ve uzun uzun incelemeye başlamıştı. Oyunun nasıl oynandığını bilmiyordum ama piyonun en güçsüz taş olduğunu bir şekilde biliyordum.
“Uzun uzun ne bakıyorsun o güçsüz taşa?!” diyerek sitem etmiştim ve o da anında beni bozacak bir cevap vermişti.
“Piyon mu güçsüz taş?” demişti küçümser bir ifade ile. Gülümsemişti. “O, bu oyunun kaderini değiştirebilecek tek ve en güçlü taş.” O zamanlar bu dediğini anlamamıştım. Hatta saçma bile bulmuştum ama şimdi anlıyordum ki doğru söylüyordu. Oyunun kaderini değiştirebilecek tek ve en güçlü taş piyondu.
Piyon.
Küçük ama büyük güce sahip olan piyon...
Nur, Piyon.
Uğur Dilmen'in piyonu Nur.
Piyon olarak kullanılan ve hayatı değişen Nur. O bir piyon.
İki yıl önceydi. İlk olarak şirketinde işe başlamıştım sonra ise beni bir oyun için kullanacağını öğrenmiştim. Ama bu oyunda ne zaman ve nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şey olmuştu, hem de ikimizin de hesap etmediği bir şey olmuştu. Aşık olmuştuk. O piyonuna, ben celladıma. Ama bu aşk uzun sürmemişti. Beni ihanetle suçlayarak hayatından def etmişti. Def etmişti etmesine de sonrasında pişman olmuştu. Bunun farkına vardığında ise artık karşısında Nur yoktu. Kül doğmuştu. Nur, ölüm kalım savaşı verirken Kutay çıka gelmişti. Elinden tutup onunla birlikte savaşmasını söylemişti. Nur o eli uzun süre reddetse de en sonunda tutmuştu. O günden sonra da Nur mazinin çamurlu topraklarına gömülmüş adeta hiç var olmamış gibi yeryüzünden silinmişti. Artık sadece kül vardı. Herkesin yana yakıla aradığı, canını yakanın canını aldığı, adeta hayalet olan kül!
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Piyon (Kitap Oldu)
General FictionBoynunda belirginleşen şah damarı her şeyi ortaya koyuyordu. Pişmandı. Yaşattığı şeyler için. İnanmadığı onca şey için.. Yanına gidip kollarımı boynuna doladığımda gülümsemişti. Bitmemiş bir hikayemiz vardı. Onca kötü yaşanmışlığa rağmen tamamlanmas...
