Amy
- Tom… Sen burada napıyorsun? Sen gitmiştin.
Derin bir sessizlik oldu. Yüzüne bakıyordum. Yaralıydı. Mahvolmuştu. Benim yüzümden. Sonunda kendini zorlayarak konuştu.
- Beni helikoptere binmek için götürdüklerinde… Orada helikopter olmadığını fark ettim. Beni bu zindana kapattılar ve işkence ettiler. Senin karşına çıkarmak için uygun zamanı… Beklediler.
Konuşurken duraksıyordu. Zorlandığı her halinden belliydi.
- Tom özür dilerim.
- Senin suçun değildi.
Ama ben öyle olduğunu biliyordum. Aptal kafam!
- Seni kurtaracağım.
- Buna gerek olduğunu sanmıyorum. Yarın senin karşına çıkacaktım zaten. Sen git. Biri seni görmesin.
Bu durumda bile beni düşünmesi çok tatlıydı ama onu kurtarmak zorundaydım. Efendi beni öldüremezdi ama Tom’u öldürebilirdi. Ve bundan zevk alırdı. Onu bana karşı kullanmasına izin vermemeliydim ama nasıl? Güçlerimle mi? Kontrol edemediğim güçlerimle…
Düşüncelere dalmışken ayak sesleri duydum. Uzaklaşmalıydım. Doğruca koşmaya başladım. Yanımdan yüzlerce oda geçiyor ve oluşturduğum rüzgarın uğultusunu duyabiliyordum. Bu saray çok… Tanıdıktı. Efendinin mekanı olması bana bir dezavantaj olmalıydı ama değildi. Sanki burada yaşamıştım. Anlam veremediğim bir şekilde gizli yeri bulmamı hatırladım. Orayı tesadüf eseri bulmamıştım. Orayı biliyordum. Her yeri biliyordum. Kendimi silah odasına attığımda tam da olmam gereken yerde olduğumu hissettim. Yüzlerce silah vardı. Günümüz teknolojisinden milattan öncesine kadar yüzlerce silah… Hepsi asil ama tehlikeliydi. Kendime birkaç kılıç seçtim. Tabi bir de önceden taht odasında bulduğum kılıç vardı. Yüz yıllardır beni beklemiş gibi hissettiğim kılıç. Eğer bana Tom’u yarın göstereceklerse ben de krallığı yarın yok etmeliydim.
İyi bir uyku çekmem gerekiyordu ama kürsüde şiir okuyacak bir çocuk gibi heyecanlandım. Tek fark benim ölümüne savaşacak olmamdı. Her taraftan ayak sesleri geliyordu. Efendinin beni arattığını tahmin etmek zor değildi. Kılıçlarımı kontrol ettim. Özellikle de taht odasında bulduğumu. Ona Victoria demeye karar verdim. ‘Victory’ zafer demekse bu adın bana zafer getirmesi gerekiyordu. Ve taht odasına doğru yola koyuldum.
Girdiğimde oda her zamankinden de kasvetli görünüyordu. Yağmurlu bir gün gibi içimi karartması yetmiyor aynı zamanda fırtınaya tutulmuş gibi çaresiz hissettiriyordu. Hemen kendime geldim. Çaresiz hissetmemeliydim. Efendi doğrudan gözlerime baktı:
- Ben de seni bekliyordum. Nerede kaldın? Gözlerim yollarda kaldı.
- Gözün çıksın.
- Hem güzel hem kibar. Neyse konumuza dönelim. Bugün bana ruhunu satacaksın.
- Çok beklersin.
- Ruhunu satıp şu güzel suratlı arkadaşını kurtarmak mı istiyorsun yoksa onu hemen gözünün önünde öldüreyim mi? Seni öldüremiyorum diye havalara girme sakın. Sen de öleceksin. Ecelinle veya değil bilmiyorum ama öleceksin. Krallığımı yıkamadan seçilmiş kişiliğin bir anlam ifade edemeden öleceksin. Ayrıca şu veledin ölümünü izleyeceksin.
- Hayır! Sesim haykırış gibi çıkmıştı. Güçlü ol. Güçlü ol.
Sonra odaya Tom’u getirdiler. Onu bu halde görmeye dayanamıyorum. İçim parçalanıyor. Kalbimi bıçaklıyorlar sanki. Acı çekiyorum.Dün gecekinden daha kötüydü hali. Ne yapacağımı bilmiyorum. Sonra birden odaya daha dikkatli bakma fırsatım oldu. Ve dikkatimi çeken şey her yerde peşime takılan şey oldu. Siyah pelerinli adam. Artık onun kim olduğunu öğrenmeliydim. Önemsiz olduğunu düşünüp ertelemiştim ama artık zamanıydı. Salonda kimse yokmuş gibi ona döndüm. Yalnızmışız gibi. Başta bir şeyler söylemedik. Sadece bakıştık. Boş görünse de aslında çok anlamlı. Sonra pelerinin kaldırdı. Siyah saçları ve mavi gözleri vardı. Yirmi yirmi beş yaşları arasındaydı. Gözleri sert ve anlamlı bakıyordu. Birden bu yabancı bana hiç de yabancı gelmemeye başladı. Nereden hatırlıyordum bilmiyorum ama sanki her gün onu görmüştüm.
- Matt? Adını biliyordum. Nasıl olabilirdi? Hayatımda hiç görmediğim birinin adını nasıl bilebilirdim?
- Efendim? Sakin ve soğuk bir ses. Her şey normalmiş gibi. Benim ruhumu satın almak için sevdiğim kişiyi tehdit eden efendinin odasında bulunan garip bir siyah pelerin giyinen, zamanı durdurabilen adını bildiğim bir yabancı değilmiş gibi.
- Kimsin sen?
- Adımı az önce kendin söyledin.
- Seni tanımıyorum. Tanıdığımı düşünüyorum ama hayır. Ucubenin teki olduğunu düşünüyorum. Bana bir an önce her şeyi açıklamazsan kafayı yiyeceğim. Aramıza soğuk bir ses girdi. Matt’inkinden soğuk değildi.
- Matt bu neden bahsediyor? Matt elindeki silahı kavradı ve konuşmaya başladı. İnkar edeceğini sandım. Efendiden saklamıştı. Bana yardım etmişti. Ama kimdi?
- Doğruyu söylüyor efendim sadece kafası karışık. Silahını efendiye doğrulttu. O anda fark ettim ki Victoria’nın bir diğer eşiydi. Victoria’yı nasıl bulduğumu hatırladım. O gün aynı odada o da vardı. Silahı çıkınca bırakmış olmalıydı. Bana döndü.
- Çocukluğundan beri rüyalarına girdim. Sana sarayı gezdirdim. Gizli yerlerini gösterdim. Burada büyüdün. Aslında rüya görmüyordun. Senin kafana gelme fikrini soktum. Yapmak zorundaydım. Seçilmiş kişiyi saraya getirmek zorundaydım. Ama sen bela mıknatısı gibiydin. Seni kurtarmam gerekti ve efendinin haberi olmadan iletişime geçtim, zamanı durdurdum. Seni kurtarmak için hepimiz fedakârlıklar yaptık. Bu sarayın bana neden bu kadar tanıdık olduğu anlaşılmıştı. Rüyalarımda uyanıktım ve burada yaşamıştım. Birden içimde Matt’e karşı bir sevgi oluştu. Her şeyi beni korumak için yapmıştı. Sonra içimizden sessiz ve işaretsiz bir anlaşma yaptık ve direk saldırdık. Efendiye saldırınca askerleri karşılık verdi. Tom’a bakıyordum ama göremiyordum. Zincir sesleri duydum. Kurtulmuştu. Ona kaçmasını söyledim ama o yerden bir kılıç kapıp savaşmaya başladı. Havada silahlar uçuşuyor ve efendi dışında herkes can tehlikesi yaşıyordu. O normal bir insan gibi ölmezdi. Aklıma kılıcı büyülemek geldi. Kılıca istemsiz bir şekilde birkaç kelime mırıldandım ve efendiye saldırdım. Yolda askerlerden birinin bıçağı kolumu sıyırdı. Canım acıyordu ama aldırmadım. Efendinin arkasından bıçağı geçirdim. Birden bir haykırış koptu. Efendi yanmaya başladı. Korktuğumu belli etmemeye çalışıyordum. Sonra birden olan oldu. Krallık çökmeye başladı. Bu iyi bir şeydi ama biz içindeyken değil. Herkes sırayla binayı terk ediyordu. En son ben vardım ve önümde de Tom. Tom çıktı ve beni elimden çekmeye çalıştı. Elim dışarıda kalmıştı ama krallık üstüme çöktü. Sonra her şey karardı…
Uyandığımda annem ve Tom yanımdaydı. Yaralanmıştım. Ne olduğunu anlamak için etrafıma baktım. Gerçekten kazanmış olabilir miydim? Yoksa bütün bunlar kocaman bir hayal miydi? Annemin endişeli sesi geldi:
- Nasılsın?
- Daha iyiyim.
- Başından bana öğretmeninle kampa gittiğini söyleyebilirdin. Meraktan öldüm.
- Özür dilerim.
- Ve şu yokuştan kaymana ne demeli? Ne kadar dikkatsizsin…
Anneme sarıldım. Onu tekrar görebildiğime çok seviniyordum. Sarılınca biraz şaşırdı ama sonra toparlandı ve bana tavuk çorbası getirmek için gitti. Kapıdan bir ses duyuldu.
- Öğrenciyi size teslim ettim ve durumu da iyi. Ben artık gideyim.
Matt… Buradaydı. Gerçekti. Ona sarıldım.
- Teşekkür ederim. Her şey için…
- Önemli değil.
- Ve… Seni özleyeceğim. Keşke bir kamp daha olsa.
- Gerçekten istediğine emin misin?
- Sonu böyle bitecekse neden olmasın?
- Ben de.
- Efendim?
- Ben de seni özleyeceğim… Kulağıma fısıldadı.
- Seçilmiş kişi.
Ve böylece gitti. Belki rüyalarımda tekrar görüşebilirdik. Artık normal bir hayatım var denebilir. Tom’la beraberiz. Gelecekte ne olacağını bilmiyorum, neler olacağını değiştiremiyorum ama en önemlisi yanımda Tom olduktan sonra ne olacağını umursamıyorum.
