BÖLÜM 5: "KABUK"

279 23 7
                                    

            Uçları eskimiş, kırılmış, büyük siyah botlar; bağcıkları bağlanmamış içerisine gelişigüzel sokulmuştu. Uzun bacakları dimdik duruyordu, kumaş pantolonu vücuduna tam oturmuş. Siyah okul hırkasının altından beyaz gömleğinin etekleri çıkmış. Sol göğsünün üzerinde duran okul arması eskimiş, etrafındaki küçük ipler sökülmüştü. Gömleğinin üstten iki düğmesi açık duruyordu, okulda kravatı kimsede görmemiştim ama eğer kravat zorunlu olsaydı bile o kesin gevşek bağlayanlardan olurdu.

          Gür, siyah saçları belli belirsiz düzenli duruyordu, küçük gözleri kısık ama içerisinde büyük bir öfkeyi barındırıyordu. Sağ gözünün etrafını saran morluğun rengi açılmaya başlamış, sararıyordu. Sol elmacık kemiğinin üzerindeki kızarıklık artık daha açık bir renge bürünmüştü. Ağzı önce fısıltıyla açılıyor ardından hiddetle aralanıyordu. O süre zarfında çıkan tüm kelimeler zihnimin içinde güvenli bir yerde korunuyordu. Ancak normal bir kalınlığa sahip dudaklarının rengi solmuştu. Sinirden olmalıydı. Dudağının sağ tarafında kalan yarasının bir kısmı kopmuş kalan kısmı ise kurumuştu. O kadar kuru görünüyordu ki ağzını her açısında acıyor olmalıydı. İki gündür tıraş olmadığı çıkmaya başlayan sakal köklerinden anlaşılıyordu. Bir sütundan farksız elleri etrafımı sardığında demir parmaklıklardan farkı olmadığını anlamıştım. O görüntü tüm o korunaklı kelimelerin yanına yerleşmişti.

          Onun acısını gördüğümü sanmıştım. Onun aynam olduğunu düşünmüştüm. Birbirimize benzediğimizi düşünüp ona karşı gardımı indirmeyi bile aklımdan geçirdiğim olmuştu. Onunla empati kurmak istemiştim, benimle empati kursun istemiştim. Sadece kendimi kandırıyormuşum. Benzediğimiz noktalar elbette vardı ama ben hiçbir zaman onun kadar cesur olamazdım.

          Ona öfkeliydim ve o da bana öfkeliydi. Öfkesini sessizliğe gömmek yerine öfkenin sahibine kusmuştu. Ben, bunu hiçbir zaman yapamazdım en azından onun kadar gür bir şekilde. Ancak herkes bana bunu yapabilirdi, yapıyorlardı.

          Ben büyüyordum; yaşadığım yer değişmişti, etrafımdaki insanlar değişiyordu ama yaşadıklarım değişmiyordu. Ardındaki yüzler değişiyor, isimler değişiyor ama olaylar birbirinin bir benzeri olarak devam ediyordu.

          Acı yine oradaydı, bedenimde, çaresizlik yine oradaydı, ruhumda; demir parmaklarla çevrili bir pencerenin ardında bıraktığımı sandığım o yerde ağızlarında salyaları, gözlerinde iştahlı bir ışık ile dikenli kollarını açmışlar beni bekliyorlardı. Ayaklarımı sürüyordum, gitmek istemiyordum. Yeniden o soğuk duvarların ardına girmek istemiyordum.

          Ağlayamazdım. Onların karşısında gözyaşlarımı dökemezdim. Ama o gözyaşlarını bir şekilde görmelerini istiyordum. Çığlık atamazdım, onlara sesli bir şekilde isyan edemezdim; ama içimde kopan fırtınaları duymalarını istiyordum. Başımı usulca iki yana salladım.

"Sana acıyorum," diye fısıldadım kendi kendime.

          Rüzgâr dakikalar sonra ilk kez tüm gücüyle bedenime çarptığında dişlerimin birbirine çarpmasından başka bir şey duyamıyordum. Ellerimi birbirine sürterek ağzıma götürdüm. Titreyen dişlerimi zorlukla bastırarak ellerime sıcak nefesimi üflemeye başladım. Yaz aylarında bile ısıtmakta zorlandığım ellerim şimdi donmak üzereydi.

          Yeniden o duvarların ardına dönmek istemediğime artık emindim. Yeniden karanlığa gömülmek istemediğime artık emindim. Bunun için sessizliğin hakimiyetinde bir mücadele verecektim ve bu mücadelem güneşin altında, incecik duvarların arasında olacaktı. Ben içerisinde aile sıcaklığı bulunan bir yuvada olmayacaktım, ben dört bir yanı taşlarla çevrili bir evde olacaktım. Benim sesim gür çıkmayacaktı ama sessizliğim haykıracaktı. Ben isyan etmeyecektim, onların onaylayacakları o insan olacaktım.

NİSAN YAĞMURLARIHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin