Çadırlarına döndükleri an Ryno sanki çağırılmış gibi girdi içeri, "Ne yaptınız, ne buldunuz?"
"Dediğim gibi" diye söze başladı Maraz. "Denemeye devam ediyoruz"
"Sen bizi mi bekledin girişte?"
"Başka ne işim var? İçki yasak, evlenmek yasak; ya asker olup savaşa gideceğim ya da sizinle Âlim olacağım"
"Âlim mi?" diye tekrarlayınca Maraz, hepsi birden gülmeye başlamıştı, hoşlarına gitmişti bu sıfat.
Bir süre daha gülüştükten sonra konsantre olup Akış'a geçmek için sakinleşmeyi beklediler. Eğer iriyarı adamın dediği doğruysa ve doğru anladılarsa ot olmadan da başlayabileceklerdi. Bu senaryo, Ryno'ya anlattıkları ile de örtüşüyordu. Ne yağ, ne ot, ne de yaşlı adam.
Tabii ki önce soğukluğu hissetti; artık tanıyordu bu hissi. Hiçbir şey kullanmadan başlaması da, keyfini kat be kat artıran unsurdu.
Fakat bu kez görüntü netleşince, çok da hoşuna gitmedi gördükleri; bir zindanda olmalıydı. Demir parmaklıkların soğukluğunu sanki ellerinde hissetti. Ya şimdi onu asarlar ve ben de geri dönemezsem? Bu düşünceden kendini alamıyordu bir türlü.
Daha önce, törendeki miğferli savaşçıyı zindan kapısında gördüğünde sıyrıldı karamsar düşüncelerinden. Zindanın kapısını açan anahtar elinde olsa da hala tedirgindi adam. Nasıl bir zorlukla aldığından bahsetmeye niyeti yoktu. Askerdi bir kere belli, bahane ya da yakınma yoktu hayatında, emir vardı, sonuç vardı;
Bir şeyler söyledi, görüntüsü kadar çekingen sesiyle. Ne dediğini anlamıyordu tabii ki ama tahminince kapıyı gösteriyordu. Önceki gördüğünde konuşmayı duymuştu ama şimdi duyamıyordu. Bu da araştırılması gereken konulardan biriydi.
Beden kaçar gibi değil, süzülür gibi çıktı zindandan, gösterdiği tarafa doğru ağır adımlarla ilerliyordu. Dışarı dediği, gerçekten de dışarıydı. Zindanın çok da uzağında olmayan bir mesafede, denizin üzerinde olduğu görünen, genişçe bir terasa açılıyor olması şaşırttı. Belki de kaçmanın kolay olduğunu sanmasınlar diye denize bakan taraftaydı zindanlar. Kız terastaki korkuluğa dayanmış beklemekteydi, dönmedi arkasına. Ancak ayak sesleri daha duyulur çıkmaya başlayınca döndü yüzünü. Evet, daha önceki Akış'ta gördüğü kızdı bu.
Bakışları bedeni delip geçiyordu, başka birini bekliyor gibi. Aynı kızdı kız olmasına da, bu kez daha bir güzel gelmişti gözüne. Fakat konuşmaya başladı ve bedenle konuştuğuna emindi.
"Gerçekten dualarımızın duyulduğunu mu düşünüyorsun?" kızı duyabiliyordu mesela. Şimdiye kadar gördüklerine göre bir seçim yapacak olsa zaten kızı duymak isteyecekti.
"Evet, her birini."
"Her sabah ve her gece ne için dua ettiğimi biliyor musun? Görebilmek için dua ediyorum, senin bana anlattıklarını görmeyi çok istiyorum."
"Bizim için en iyi olanı yaparlar, yeter ki buna inanalım." Bir din görevlisi gibi konuşuyordu. Bu konuşmayla bile beden hakkında birkaç görüşü daha oldu. Sonrasında kız bedenle birlikte, eğilerek bir şeyler mırıldandı. Kendi dediğini de anlamıyordu ama dua ediyor gibilerdi.
Daha önce gördüğü ışık tekrar gözlerini kamaştırıp hiçbir şey görmemesini sağladı. Sonrasında iri gözlerini daha da iri açarak minnet ve sevgiyle bakan gözlerle;
"Görüyorum" dedi kız.
Bu anı da hatırlıyordu. Tekrar tedirgin bakışlar hepsini tek tek yakaladı ve çadırında kendi gözlerini açtı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Karakutu
Fiksi Umum14 Şubat'ın gerçek öyküsüne kendi yaklaşımım... Tedavi etmeyi en iyi, En çok yara alanlar bilir... 14 Şubat'a ithaf edilmiştir!..
