"Ahmet Arif 'in Leyla'sına mektup gönderebilmek için nice yükler taşıdığını biliyordum. Ancak taşıdığı hiçbir yük, sırtındayken ona şiirler yazdırmamıştı."
-ruru🎶: Jacop's Piano/ Arrival of the Birds
Müzik eşliğinde okumaya devam edebilirsiniz ^^Pınarım,
Bana böyle afilli sözcükleri getiren ve onları her gün daha da eksikleştiren sensin. Bana önce kocaman bir nimet verip ertesi gün yüreğimi doyurmaya yetmeyecek kadar ufalıyorsun sanki. Yetemiyor, durduramıyorum. Her gün, hayatımda olduğun her an daha da büyüyor yüreğimdeki o boşluk ve ne koysam yerine parçalanıp kayboluyor orada. Bu boşlukla yaşamayı öğrenemeyeceğimi sanmıştım, bir hastalıktı bu. Lakin öyle değildi, belki hastalıktı, öyle olsa dahi öldürmüyor ya da yaralamıyordu. Kimi zaman ölümün ta kendisi oluyor ya da yaranın ta kendisinde görüyordum kendimi.
Seninle ruhumun çarpıştığı o anda ben artık ben olmayı bıraktım. Kendime sığdıramadım seni belki de. O boşluğu kabullenemedim. Bir boşluk ne denli ağır gelebilirdi ki, bu çok saçmaydı. Fakat ağırdı.
Eskiden ben, içime atardım her şeyi ama sonra sen geldin ve ben senin derdini de sevgini de yüreğime attım. Orada kimsenin senden haberi olmasın, kimsenin ruhu duymadan kalalım istedim. Kendimi de seni de kendime saklayayım ve hep orada olun istedim. Kaybolmayın, beni bırakmayın. Ama içe atılan nasıl bir gün bir diken batmasıyla dahi patlıyorsa insanın sözlerinden, kavgalarından; benim yüreğime attıklarım da senin ruhuna bir gün dökülecek ve pare pare yakacak diye ödüm koptu. Yanık yarası iz bırakır bilirim. Bir gün hepimiz unutulacağız ve o gün beni öyle unut ki bir iz bile beni hatırlatıp seni ağlatmasın istedim. Beni unutman, unutulmak beni cayır cayır yaksa da sen asla acıma istedim. Bundan ilkin senden uzak kalışım. Pınarım... gözyaşım sıcacıktır benim, sana değmemeli. Ama pınarımsın, tam o korktuğum yersin. Zaafım, eyvahım. Seninle artık gözyaşımı dahi yutmayı öğrendim. Sen acıma diye böyle yaptım. Sen yanma diye ateşten meylerle zehirledim kendimi. Ve bazenleri bundan sözlerim ısırgandan beterdi. Sussam dayanamam, konuşursam sen dayanamazsın. Birileri yazmalıydı delirmemek için. O sen oldun ilkin ve de birileri anlatmalıydı şarkılarla. O da ben oldum. Sen şiirlerini bana olan sevdandan okuyarak yazdın, bense sana susamayanlarımdan çaldım sözlerimi. Bunları okuyacak, bunları söyleyecekler. Bizim acımız çekilecek binlerce yürekte, belki bir gün. Gelecek mi sahiden o gün dersin?
-Müzeyyen Ayşan UsluKestane kokusu.
Babam odama usulca girip ben uyurken masamın üzerine her iş dönüşü olduğu gibi önünü kesen bir çocuktan aldığı kestaneleri bırakmış olmalı. O çocuğu tanıyordum, küçükken okulun öğle aralarında babamın iş yerine gider orada babamla yemek yerdim. Giderken de hep görürdüm o çocuğu, babasıyla kestane satarlardı. Sonra babası tiroit kanseri yüzünden hayatını kaybedince oğlu tek başına satmaya başlamıştı. Çocuğun yüzü gözümün önüne geldi bir an. Ensesine dökülen kumral saçlarının tepesindeki gri şapkası, tıpkı babasınınki gibi hafif enli burnu, elmacık kemiğinin üstündeki yara izi. Muhtemelen küçükken sobada yakmıştı kendini. Hafızamın onu unutmasını engelleyen o yara iziydi. İzler unutulmuyordu. Seneler geçmişti ve o büyümüştü. Ben de büyümüştüm lakin o kestane kokusu hatıralarımda onun "biz hala buradayız" demesini sağlıyordu. Soba üstünde kurutulan meyve kabuklarının kokusu, ilkokulda her sabah annemin bana giydirdiği beyaz kilotlu çorabı belimde çekiştirirken hafif bedenimin bir iki santim havalanması, anaokulunda oynadığımız hamurun kokusu, alt komşumuzun evine her gittiğimizde yüzümüze çarpan yumuşatıcı kokusu, dedemin her gün tıraş olmaktan yıpranan yüzünde askerlik zamanlarından kalma jilet izleri... Unuttuğum onca şeyin arasında zihnime tutunan detaylardan sadece birkaçıydı bunlar. Hepsi hala orada, kocaman mutlulukları ve hüzünlerin üstüne basıp elini kaldırabiliyorlar. Kendilerini ezdirmiyorlar. Kesit kesit benimle bu hayattalar.Saat 5 gibi uyanmaya yakınken ben, güneş yeni yeni batmış, sarmıştı etrafımı kestane kokusu. Uykumdan uyandım ancak gözlerimi açmadım. Çocuğun ve babasının bize kestane hazırlarken bizimle ettikleri sohbetlerin birkaçını hatırlamaya çalıştım. Babasının devrik devrik cümleleri yankılandı hayal meyal. Yıllar önceydi, ilkolula gidiyordum o zamanlar. Şimdi ne yaptığını düşündüm. Tam şu an ne yaptığını kurgulamaya çalıştım. Yine satıyor muydu, babasının ona bıraktığı mesleği tek başına devam ettiriyor muydu? Yoksa bırkmış mıydı tutunmayı, bir kaldırım başında kafası bambaşka yerlerde miydi? Benden büyüktü o vakitler, belki de şu an büyük bir adam haliyle güzel bir şehrin sokaklarında asker adımlarıyla yürüyordur. Yetişmesi gereken yerler olabilir, koşabilir ya da belki arabası vardır. Saçlarını artık hiç uzatmıyordur, gözleri eskisi gibi iyi görmediğinden kemikli bir gözlüğü de vardır? Sesi, duruşu, ciddi halinde çattığı kaşlarının gerilişi değişmiştir. Ama yara izi, o hala eskisi gibi olmalı. Değişimin içindeki ufak baş kaldırış.
Kalktığımda süzen güneşin lekeleri odamı sırılsıklam yapmıştı. Dolgun kızıllık odamı çepeçevre sararken günün en sevdiğim saatlerine denk gelmiştim. Mahmur bir halle yüzümü güneşe çevirdim. Denizi birazcık görebilen odamın penceresinden dışarıya baktım. Hiçbir şeyi görmüyor, yalnızca izliyordum o an. Yavaşça gözlerimi tekrar yumdum ve dışarıdan gelen sesleri dinledim. Birbirinden seçemediğim sesler... ailenin büyüklerinin işten eve dönüşlerini, birkaç vazgeçmeyenin son dakikalara kadar ekmeğini çıkarma çabasını, çocukların ezan sesini duymalarına rağmen top peşinde koşuşlarını, bir iki kuşun pencere önlerine saniyelik konup sonra çırpına çırpına tekrar süzülüşünü...
Kirpiklerimi araladığımda açık penceremden saçlarıma uzanan upuzun kollara bıraktım kendimi. Dalgalanan saçlarım rüzgarla uçuşurken masamın önündeki kestanelere uzandım.
Mis gibi kokuyorlar.
Alıp bir tanesini kabuğundan sıyırdım. Ağzıma atacağım sıra pencereme bir kuşun konduğunu gördüm, sıra bize gelmişti anlaşılan. Elimdekini indirip pencereme konan o parlak kanatlı kuşa yaklaştım.
Penceremin önünde kırıntılar arıyordu ancak bulamamıştı.
"Üzgünüm, arkadaşların senden habersiz yürütmüşler bile."
Bakışlarım onun narin beyaz kanatlarından elimdeki tesadüfi yiyeceğe döndü. Tanrının ufak işaretlerini kendimce tamamlamayı seviyordum. Elimdeki ona aitti, ait olanı almaya gelmişti. Pencenin yanındaki yatağıma oturup avcumdakilere döndü bakışlarım. Avuçlarımı bir araya getirerek ona sundum.
"Afiyet olsun, küçük. Sen diğerlerinden şanslıymışsın."Annemlerin odası sahile bakar, benim odam kuşların gittiği yoldan geçen bulutları alır çerçeveleri arasına. Küçükler geçer, kestanelerimden tadarlar. Gittikleri yere benim avcumdan kestane kokusu taşırlar. Küçük kanatları delicesine vurur gövdesine, tüyleri düşer gölgesine. Kendi kaybolunca gökte, tüyleriyle hatırlarım küçükleri. Altın kafesinde sevmek masalın kötülerinin işiydi, onu kanatlarıyla büyüdüğü gökte sevmekti mesele.
Dokunmadan onu kanatlarıyla sevmekti, onu özgürlüğünde sevmekti.
Hikayelerin kahramanları hayattan bir parçaysa eğer, öyle yaparlardı.Ona dokunmadan gülümsedim.
Kestane kabuklarını topladım avuçlarıma ve penceremi kapattım. Rüzgar durdu ve saçlarım omuzlarıma sürtündü.
Hoşça kal küçük.
Arkamı döneceğim an kapı gıcırdayarak açıldı ve yoğun papatya kokusu içeriye süzüldü. Bu parfüm değildi. Bu birine aitti.
"Ben geldim."Papatyalar toprağındayken kokusuzdur.

ŞİMDİ OKUDUĞUN
Ankara Zevcesi
Roman pour Adolescents. . Biri öldü, biri acı çekti ve birini ruhu topraklar ardında yas tuttu. Toprak deşildi, tırnaklara vicdan maktülleri bulaştı. Geçmişin yarasından kanamaya var mısın? . . . "Keşke uçabilseydim, doldursaydı kanatlarım senin uçurumlarını da sana ufac...