on iki

260 20 3
                                        

Zayn'e bakarken gözlerim beni on beş sene öncesine götürüyor, sanki yüzüne vuran ışık yerini Bradford'un kasvetli havasına, çift kişilik yatağımız yerini onun duvara dayanmış küçük ve rahatsız yatağına, yorgunluk yerini saf ve temiz çocuksu hislerime bırakıyordu. Değişmeyen ve yaşlanmayan tek şey Zayn'in güzelliği, birde benim asla azalmayan aşkımdı.

Güneşin yaldızlı ışıltısı Zayn'in teninin üzerine uzanmıştı. Çıplak kolunun üzerindeki dövmeler bir tablo gibi önümdeydi. En çok pazusunun üstündeki kaplan dövmesini seviyordum. Saatlerdir onu inceleme şansı bulmuş, en güzel dövmelerini kafamda bir sıraya sokmuştum. Bazı harflerin anlamlarını aramış, göğsündeki Arapça yazıyı çözebilmek için kıvranmıştım. Omzundaki yılanın üzerinde parmaklarımı gezdiriyor ve vücudunda bir dövme olsam, beni ne şekilde resmedeceğini merak ediyordum.

Tek kolunu yastığın altına doğru yüz üstü sokmuş uyukluyordu. Bende uyumayı denemiştim, özellikle onun kokusunun verdiği huzurla günlerce uyuyabileceğimi biliyordum. Ama aklım çocuklarımdaydı. Onlardan hiç ayrılamayacağımı sandığım süre boyunca beni teselli edip içimi rahatlatan tek fikir yanların babalarının olmasıydı. Hatta, belki de benim yanımda olduklarından daha da fazla güvende olduklarını hissetmiş ve özlemin üzerini çiğnemiştim.

Ama babaları yanlarında olmadan geçirdikleri bu gece benim için bir işkenceye dönüşmüştü. Nişanlısının ne kadar güvenilir olduğunu nasıl bilebilirdim ki? Hem ikisi de partideyken evde yalnız kalıp kalmadıklarını da merak ediyordum. Tek ihtiyacım olan şey Jake'i arayıp iyi olduğunu duymaktı.

Zayn'in telefonu komodinin üzerinde, pantolonunun cebinde duruyordu. Uzanıp alabilir ve oğlumu arayabilirdim ama telefonuna izinsiz dokunmamdan hoşlanmayacağı için yapmıyordum. Bir yanımda diğer tarafta telefonu nişanlısının açmasından korkuyordu.

Hala bir nişanlısı vardı. Ne kadar birbirimize ait olursak olalım onunla hep farklı isimlerin, farklı coğrafyaların, hatta farklı dünyaların içinde anılmak zorunda kalıyorduk. Ben hep bir başka kadının gölgesinde, mesafelerin bir diğer ucunda kalıyordum. Zayn ise hep çaresizliğin kucağına düşüyordu. Eğer bir şansı olsa on sene önce beni bırakmayacağını, bir şansı olsa şimdi bu yataktan hiç çıkmak istemeyeceğini biliyordum. Belki benim onu sevdiğim gibi beni sevebilmeyi hayal bile edemezdi, belki ömür boyu ona asla yetemeyecektim; fakat bizi birbirimize bağlayan halatın sıkılığını tenimde hissedebiliyordum.

Seneler önce bu halat boynumdaydı, şimdi onu oradan çıkarıp kalbimin ince damarlarına bağlamak benim elimdeydi.

Zayn'in kaşları çatıldı. Işık yüzünden olduğunu düşünüp elimi kaldırdım ve gözlerine gölgelik olması için yakın tuttum ama ışığı hissetmiyordu bile. Solukları derinleşti, hırçın bir hayvanın solumasına döndü. Tırnaklarını nevresime geçirip ayaklarıyla kendini biraz ittirdi ama tam o sıralarda da gözlerini açtı. Birkaç saniye anlamsızca ona baktım. Gözlerini açar açmaz beni böyle görmek onu da afallatmıştı, kendini topladıktan sonra gülmek için çabaladı.

Kabus görüyordu. Eskisi gibi ağlayarak ya da çığlık atarak uyanmamayı öğrenmişti. Elimi havada tutamayacak kadar şokla kasıldım. Onun tüm bu kabuslarını, içindeki yaraları unutmuştum. Sanki on sene önce buradan gidip kendi yaralarımı sararken, onunda kabuslarının toz olup gideceğini hayal ediyordum. Oysa o on sene önceki Zayn'di. Üniformasının ve rütbesinin değişmesi, kasasındaki kağıtların artması, kolundaki kadının başkalaşması hiçbir şey değiştirmemişti.

"Günaydın," diye mırıldandı. Sesini duyunca tüm kasvetli düşünceleri bulutların gerisine ittim. Uykulu sesi bana diz çöktürebilirdi. "Neden uyanıksın?"

weapons and traumas 2 || zmBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin