"Senin ne işin var ki kızım o adamın yanında?" derken arkasındaki duvara yaslanmıştı Rüzgar. Ben de olduğum yerde kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Söyler misin, benim suçum ne?" dedim mızmızlanarak. Kısık gözlerini yüzümde gezdirdi. "Adamın yanında oturmasına izin vermen."
'Tamam Şura, çocuk haklı. Kendini savunman saçma.' dedi iç sesim. Göz devirip ben de onun gibi yaslandım duvara.
"Dondurma yiyelim mi?" diye sordu Rüzgar yaramaz bi çocuk gibi. Sonra birlikte gidip karşı bakkalın önündeki dondurma deepfrizine bakmaya başladık.
"Ben kakaolu seviyorum valla, gerisi fasa fiso." dedim gülerek. Eline aldığı dondurmaları göstererek yine çocuksu bir edayla sordu. "Bunlar olur mu?" Deli gibi kafa salladım, çünkü bu en sevdiğimdi.
Az önce dikildiğimiz yere geri döndük. Dondurmamdan ilk ısırığımı aldığımda Rüzgar'ın elimdeki kitabı çekiştirdiğini farkettim. "Annenin hediye ettiği kitap, değil mi? Dur biraz bakayım."
Elimden kitabı alıp ilk sayfayı açtı önce. "Burayı neden kıvırdın bakalım?" dedi fısıltıyla. Kendi kendine soruyormuş gibiydi.
Köpek yanıma gelmeden önce okuduğum yeri beğenmiş ve köşesini kıvırmıştım. Bu tam da beni anlatan cümlenin olduğu sayfaydı!!
"Güzel seveni görmek için güzel bakmayı bilmek gerekirdi. Ancak-..."
"Ancak...." diye lafını bölüğümde tek kaşını kaldırıp devamını getirmemi bekledi. Derin bir nefes alıp söyledim muhteşem cümleyi. "Ancak...beni sevmeni beklemek de,, kör birinden görmesini istemekti."
Gözlerimi üstünden çekmedim. O da bir an bile gözünü kırpmadı. Belki farketmemişti, anlamamıştı bile. Ama yine de acı gülümsememi yüreğinde hissetmişti.
"Vay be. Ne laf ama." dedi başka bir sayfayı açarken.
"Ben gideyim artık." dedim kitabı elinden koparırcasına alırken. Yaslandığı duvardan ayrılıp bir adım daha attı bana doğru. "Tamam. Seni götüre-"
"Gerek yok. Teşekkürler." diyerek arkama bakmadan evin yolunu tuttum. Duygularıma hakim olmak şu durumda en zoruydu. Arkadaş, demiştim. Sonra da saçma hayallere kapılmışım.
Ama o da beni buna zorluyordu. Belime sarılmalar, dibime girip konuşmalar falan. Beni bıçaklayıp, 'ölme' diyordu.
Sokağa vardığımda annemlerin balkondan bana seslenmesiyle yönümü değiştirip Rana'nın evine gittim. Herkes oradaydı. Mahallemizin kraliçe bilmem kaçıncı Elizabeth'i Fahriye teyze, dedikodu yayma timi Saliha, Kamer ve Yasemin teyzeler, annemin diğer kankisi Tülay teyze... falan da filan.
Altın gününün ortasına düşmüşüm resmen. Ama altınsız olanına.
Hoş geldin beş gittin faslından sonra yemek kısmına geçmemiz zaman almadı. Rana, Feray, Buse, Oya ve ben hep birlikte diğerlerinden korunmak için mutfakta yemeğe karar vermiştik. Korunmak derken, hepsi evlilik yaşında olan bu kızların mahalle teyzelerinin laf suikastından korunmasından söz ediyorum.
"Valla çok özlemişim ya sizi." diyen en büyüğümüz Feray ablaydı. "Sen onu bunu bırak, noldu senin işin bi anlat bakayım." dedi Oya. Ben yine muhabbetten epey uzaktım. "Nolmuş ya? Ne işi?" diye sordum hemen.
"İlgileneceğin başka şeyler vardır. Bilmemen normal." dedi Feray abla kıs kıs gülerek. "Ne alakası var ya? diye direttim. Ne demek istediğini anlamıştım çünkü.
"Şeyi diyor, şeyi." dedi Rana pis pis gülerken. Bi de gülüyor, şuna bak. "Ya yok mu işte." diyen de Buse'ydi. Başından beri gülüp duruyordu zaten. "Ay seninki yüzünden bilmiyorsundur işte kız. Neydi adı,, he Rüzgar Rüzgar." dediğinde Feray abla, gözlerimi belertip Rana'ya döndüm. Bunun tek suçlusu o olmalıydı.
"Kim dedi ya size bunu? Öyle bi şey yok." dedim süt dökmüş kedi misali. Herkes saçma sapan gülüp arada omzuma vuruyordu. Delirmiş olmalılar. İçerdeki muhabbet bile beni germezdi eminim.
"Ya kız, tamam tamam. Utanma hemen. Bak bak kızardı. Ha-ha-ha." dedi Buse.
"Size yalan borcum mu var? Yok dediysek, yok öyle bi şey."dedim rahat tutmaya çalıştığım ses tonumla. "Hem Rana, seninle sonra görüşeceğim." diye ekledim.
Rana eliyle kendini göstererek 'ben mi?' diye ağzını oynatıyordu. Sonra ellerini masanın üstünde kenetleyerek konuştu. "Valla Şuracığım, senin bu mahallenin diline düşeceğini biliyor olman lazımdı. Ben kimseye bi şey demedim."
"Aynen..." dedi Oya. "Annemleri biliyorsun. Zaten ben de onlardan duydum,,, kızlara söyledim." dedikten sonra da kıkırdadı. "Ben de Oya'dan duydum valla." dedi Buse, "Ben de." dedi peşinden Feray abla.
Çok sinirlerimi bozmuşlardı. Olmayan bir şeyi olmuş gibi anlatmak kenarda dursun, iftira atmak gibi bi şeydi bu. Onların dilinden kurtulmak da zordu.
Devamında Feray abla, Cihan abiyle yaşadıklarını falan anlatmıştı. Cihan abi, Oya'nın abisiydi ve dolayısıyla Yasemin teyzenin oğluydu. Senelerdir buralardaydı. Feray abla yeni mi görmüş? Bu mahallede büyü falan vardı herhalde. Şu ana kadar gördüklerimden bahsediyorum, kimse dışarıya kız vermemişti.
Rüzgar da bu mahallede oturuyordu, evet.
"Şura! Duymuyor musun beni?" annemin seslenmesiyle olduğum yerde sıçradım. Buna rağmen, "evet, duyuyorum." dedim. Kızlar dikkatle yüzüme bakıyor, pot kırmamı bekliyorlardı sabahtan beri. Ben dalıp gitmekle o potu çoktan kırmışım.
"Hadi kızım, kalkalım biz." diyen anneme kafa sallayıp sonrasında kızlara döndüm. "Yine görüşelim bir gün. Güzel oluyor böyle."
"Bence de. Sizi çok özlüyorum yoksa." diyerek boynuma sarıldı Buse. Diğerlerine de sarılıp tam kapıya çıkmıştım ki, arkadan Kamer teyze bağırdı. "Kız Şura! Bize gel bi gün, konuşuruz." diyerek mevzuyu anlamam için kaş göz yapıyordu. Anlamamazlıktan geldim tabisi. "Tabi tabi Kamer teyzem, siz de gelin." dedim aynı kaş göz işaretlerini yaparak. Kamer teyze ikinci bahar yaşayacakmış, ondan.
Annemin peşinden eve girdim. Doğru odama gidip yatağa attım kendimi. Acayip yemiştim ve midem bulanıyordu artık. Sonra zar zor kalkıp üstümü değiştirdim.
Hava serindi. Camı açtım. Rüzgarın saçlarımın arasından geçip gitmesi ruhumu gıdıklıyordu. Evet, rüzgar...
"Beni benden alırsan,,, seni sana bırakmam!"
Kahkaha attım. Bunu ufak bi sesli yapmış olmam bile beni rahatsız etmedi. Sonra yatağın altına attığım kar küresini aldım elime. Sallayıp tekrar tekrar izledim kar tanelerinin düşüşünü.
Dolap kapağının iç kısmına bantla yapıştırdığım minik not kağıdına baktım.
"Melek yüzlü, melek kıza. Rüzgar..." diye mırıldandım.Benim güzel olduğumu mu düşünüyordu? Melek yüzlü diyordu. Melek yüzlü...
Uykum gelmişti. Gözlerim bunu istemiyordu ama. Büyük bir direniş içindeydiler. Bu sefer de elim komodinin üstündeki kitaba gitti.
Yeniden çevirdim sayfalarını. Ve bir tanesinde durdum. Elime fosforlu sarı bir kalem aldım. Ve çizdim üstünü bir paragrafın...
Sever beni dedim, yaralandım.
İnsanı da zaten her zaman bu üç şey yaralıyormuş ; sandığı, yanıldığı ve yaralandığı...
Biraz geç anladım...•••••
Helloooğ!!Ya bi şey dicem, bugün finali kurguladım da yani tam olarak kurgulamak denmez. Sadece ben mutlu bi son istemiyordum. Ama bu kurguya da mutlu bir son gerek.
Şimdi diceksiniz ki, daha 8. bölümdeyiz ne finali?
Ben upuzun kitapları hiç sevmiyorum. 50-60 bölüm bile benim için çok fazla. O yüzden didim ki, böyle 20 bölüm falan olsun. Tadında bırakalım. Zaten bölümler de çok kısa değil. Minimum bin kelime.
Neyse, herşey olayların gidişatında bitiyor.Sizden tek istediğim, hikayemi arkadaşlarınıza önermeniz -tabi sevdiyseniz, kesinlikle zorlayamam- yorum yapıp oy vermeniz. Bu benim yazma isteğimi daha çok getirir emin olun.
See you))💋

ŞİMDİ OKUDUĞUN
SEV LAN BENİ
Подростковая литератураSendeliyordu. Ama kimse ona yardım etmiyor, yanından geçip gidiyorlardı. Onu tanımıyordum. Daha önce de görmemiştim. Ama içimdeki bir güç beni ona itiyordu. Ona yardım etmeliydim. Teşekkür etmese bile ona yardım etmeliydim.