387 68 33
                                    

Ağzında sigarası, bir elinde kahvesi, diğer kolunun altında kitaplarıyla kampüste yürürken Louis cebindeki telefonun çaldığını duyuyor ama umursamıyordu. Muhtemelen arayan yine Gunnar'dı, evin adresini soracaktı. Norveçli arkadaşı son bir haftadır sürekli onu arıyor ve "Londra'ya geliyorum, orada mısın? Buluşur muyuz?" diye sorup duruyordu. Louis onu başından savmak için doğru hamleyi zamanında yapamamış, Londra'da değilim diyememişti bu yüzden o gün onu mecburen misafir edecekti.

Aslında Gunnar'ı severdi, iyi bir arkadaştı. Tek sorun diğer herkes gibi onun da hayata atılmış olmasıydı. Okulu bitirip memleketine dönmüş, kendi alanında bir işe girmişti. Hatta galiba yakında evlenecekti, erkek arkadaşıyla uzun zamandır nişanlılardı. Adamın hayatı tam tıkırında gidiyordu.

Diğer yandan Louis ise hâlâ öğrenciydi, bir restoranın vestiyerinde çalışıyordu. Bazen günübirlik garsonluk yapıyor, bazen ek iş olsun diye apartmanının alt katındaki çiçekçi kadının siparişleri paketlemesine bile yardım ediyordu. Yani Gunnar'ın aksine yetişkin olmayı başaramamıştı. Öğrenciliği ve part-time işçiliği devam ediyordu. Daha fenası, Gunnar nişanlıyken Louis alenen aşık olduğu çocuğu sadece ara sıra kampüste karşılaşırlarsa uzaktan izleyebiliyordu. 

Tamam, dürüst olmak gerekirse, sırf onu görmek için kampüsün diğer ucundan buraya kadar yürüyor, buradaki kafenin dandik filtre kahvesine para verip etrafta birkaç tur atıyordu. Sevginin dozunu kaçırıp da saplantılı manyak seviyesine gelmediğini umut ediyordu, yani en azından kendini stalker gibi hissetmemek için sadece bir tur atıyor, onu göremezse uzaklaşıyordu. 

Ama Harry buradaysa... O zaman gitmek zor oluyordu işte. Harry bu aptal kafeyi seviyordu. Ders aralarında fırsat buldukça geliyor, güneşte mücevher gibi parlayan saçlarını savurup etrafa ışık saçan yeşil gözleriyle çevreyi süzüyordu. Sonra kahvesini alıp cam kenarına oturuyor ve kitabını okuyordu. Okuduğu şeye gülerken gösterdiği gamzeleri, bir yeri anlamadığında çatılan kaşları, kitaba dalıp kahveyi soğuttuğunu fark ettiğindeki suratı... Her şeyi o kadar güzeldi ki işte o zaman Louis onu bırakıp da gidemiyordu. Keşke buraya her gün gelip onu izlemeseydi ama Harry'yi görmeyince günü güzel geçmiyordu. Kendini buna inandırmıştı.

O günkü bir turunu tamamladı ama Harry'yi göremedi. İşte bu onu en çok üzen şeydi: buraya kadar gelip de Harry'yi bulamamak. İç çekip kendi fakültesinin olduğu uzak kısma doğru ilerleyecekken başını çevirip etrafına baktı ve aniden bir gerçek yüzüne çarptı. Onu en çok üzen şey buraya gelip Harry'yi görememek değildi. Buraya kadar gelip de Harry'yi Joseph denilen o fareyle görmekti.

Kafenin uzağında bir köşedeydiler. Harry hararetle bir şeyler anlatıyor, Joseph da onu dinliyordu. Louis bir an kalbinden gelen kırılma sesi şehirde yankılandı sandı. O ikisi ayrılmamış mıydı? Joseph saçmalığı bitmemiş miydi? Ne konuşuyorlardı ki şimdi?

Joseph olmasa kendisinin bir şansı olacağına falan inanmıyordu kesinlikle ama Harry o adamdan iyilerine layıktı, buna bozuluyordu. Bir de kendisinin bakmaya kıyamadığı adama birilerinin dokunduğunu göremeye bozuluyordu tabii. Joseph'ın elini Harry'nin koluna koyduğunu görünce iç çekip arkasına döndü. Bakamayacaktı.

Elindeki tamamı dolu olan kahveyi çöpe attı. O sırada yanından geçen öğrenci ona kınayıcı bir tavırla "Çöpe dolu bardak atmayın," diye uyarınca Louis ona öldürücü bakışını attı. "Defol git başımdan."

Zaten canı sıkkındı. Hem de ne fena. Ne yapıyorlardı şimdi? Arkasına dönmeye çok korkuyordu. Öpüşüyorlar mıydı acaba?

Bir kez daha telefonu çalınca ofladı, çağrıyı cevapladı. "Efendim, Gunnar?"

"Havaalanındayım! Birkaç saate gelirim. Adresi vermedin, evi değiştirdim demiştin?"

"Boş ver evi," dedi Louis kampüs çıkışına yürürken. "Bekle orada seni almaya geliyorum, direkt bara gidelim."

"Hemen mi?"

Louis "Hemen," diye cevap verdi. O akşamki planı belli olmuştu artık, kadim dostu Jim Beam viski şişesiyle buluşacaktı.

SWIFTLY EVER AFTERHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin