(2 ay sonra, Hazal'ın anlatımıyla)
2 ay... 2 koca ay, annemsiz geçmişti. Ekim ayındaydık artık. Yapraklar yavaş yavaş sararıyordu, hava o neşeli günlerini geride bırakmış, yerine kasvetli günlerini davet etmişti. Ağaçlar günahlarından arınırcasına döküyordu yapraklarını usul usul.
Bu 2 ay boyunca avukatla ben hiç durmadan ipucu aramıştık. O her ne kadar dinlenmem gerektiğini söylese de, ben ısrarla ona yardım etmiştim. 2 ay önce avukatın şüpheli olarak gördüğü adamı geçen haftalarda yakalamıştık, Büşra Hanım sayesinde gözaltına almıştı onu polis. Adamın adı Ahmet'miş, avukat dosyasını bana anlatırken öğrenmiştim.
Uzun zamandır kafeyi kızlar idare ediyordu. Arada bir gidip ben de yardım ediyordum. Onlarla anlaşıp aylık kazancı onlarla bölüşmeye karar verdim. Böylece onlarında emekleri boşa gitmiyordu.
Annemin mezarını her gün ziyaret ediyordum. Beni kim ararsa artık ilk önce mezarlığa gidiyordu. Çünkü artık, annemin mezarı benim yeni evimdi.
Balkonda oturuyordum şimdi. Gökyüzünü izliyordum. Karanlık çöküyordu, ay yavaş yavaş yerini alıyordu.
Elimde titreyen telefonla ekranı kendime çevirdim. Ayaz arıyordu. Açıp kulağıma götürdüm.
Ayaz: Ne yapıyorsun?
Hazal: Oturuyorum öyle. Sen?
Ayaz: Senin evin önündeyim. Aşağı gelsene, tepeye gidelim.
Hazal: Tepeye mi?
Ayaz: Evet. Uzun zamandır gitmiyoruz, gelmek istemez misin?
Hazal: 10 dakika beklersen geliyorum.
Ayaz: Pekâlâ, görüşürüz.
Hazal: Görüşürüz.Telefonu kapatıp balkondan çıktım ve odama geçtim. Altıma siyah bir eşofman, üstüme lacivert bir kazak geçirdim ve saçımı gelişi güzel topladım. Odamdan çıkıp kapıya yaklaştım ve askılıktan çantamı ve ceketimi aldım. Cüzdanım zaten çantamdaydı, telefonumu da içine atıp kapıyı açtım ve ayakkabılarımı giydim. Kapıyı kapatıp kilitledikten sonra anahtarı da çantama attım ve merdivenlerden inmeye başladım.
Binadan çıktığımda Ayaz arabasının kaputuna yaşlanmış telefonuna bakıyordu. Kapının kapanma sesini duyunca kafasını kaldırdı ve beni görünce telefonunu cebine geri koydu.
"Hoş geldin."
"Hoş buldum."
Ayaz şoför koltuğuna, ben yolcu koltuğuna oturdum. Arabayı çalıştırdığında aynı anda radyoda çalmaya başladı. Sarı Odalar çalıyordu.
"Keşke hep bu şarkı çalsa." Dedim bir anda.
"Sarı Odalar mı?" Ayaz bir anda dediğim şeyle anlamayarak sordu.
"Evet. Çok seviyorum bu şarkıyı."
"Sezen Aksu harika bir şarkıcı. Ben çok seviyorum şarkılarını."
"Ben de..." O konuşmadan sonra arabada sadece radyonun sesi yankılandı.
Sessiz geçen 20 dakikalık yolculuğun ardından tepeye varmıştık.
Tepe bizim mahalleye arabayla 20 dakikalık bir mesafedeydi, yani mahallenin dışında kalıyordu. Tepenin adı Sahipsizler Tepesiydi. Biz burayı bulduğumuzda kimse burayı sahiplenmemisti çünkü.
Tepenin manzarası harikaydı. Tüm İstanbul ayaklar altındaymış gibiydi. Akşam olduğu için ayrı bir güzelliği vardı. Şehrin tüm ışıkları yanmıştı, ay gökyüzündeydi, yıldızlar parıl parıldı.
Arabadan indik ve manzarayı izleyebileceğimiz bir ağacın altına oturduk.
"Manzara harikulade." Diye mırıldandı Ayaz.

ŞİMDİ OKUDUĞUN
Mavisiz Mavi -𝓞𝓵𝓾𝓶 𝓜𝓮𝓵𝓮𝓴𝓵𝓮𝓻𝓲 -
Teen Fiction"Mavi, kimileri için özgürlüktür. Benim içinse, mavi beni hapis eden bir renkti..." Ben, Hazal Hancı. Ve bu da benim maviye olan düşkünlüğüm. Gelin, birlikte mavinin nasıl bir insanı mahvoluşluğa sürdüğünü öğrenelim...