Aden Aslanova'dan
Havaalanına doğru giden takside babamı arıyorum, özel uçağı hazırlatması için. "Nereye?" diyor. O an ben de bilmiyorum. Sadece "Kimseye söyleme İstanbul'dan gittiğimi diyorum." Sesimdeki telaşın farkında. "Halledeceğim babacım." diyorum. Bana güveniyor. Neyi halletmedim ki onun bakış açısından? Hayattayım ve ona sorun çıkarmıyorum. Her şey yolunda.
New York diyorum pilota. Boşaltmaya kıyamadığım evim yıllardır boş duruyor. Bir otele gitmek istemiyorum. İngiltere'deki evime gitmek hiç istemiyorum. Ne Lauren'i ne Barış'ı hayal etmek istiyorum o yatakta yanımda. Uçuş başlar başlamaz ağır bir sakinleştirici alarak yol boyunca düşünmemi de durduruyorum. Vücudum hala panik modunda. Yalnızca uyuşuyorum. Neyden kaçıyorsun diyor içimde bir ses. Üstünden vakit geçtikçe yaptığım şeyin mantıksızlığını fark ediyorum. Uçağı geri döndüremem. Dalıyorum.
Uyandığımda "Bir araç ayarladık." diyor hostes çocuk. Teşekkür ederken çıkan ses bana mı ait korkmuş bir kız çocuğuna mı? Öyle küçük, öyle titrek ki.
"Dönmek istiyorum." demeyi düşünüyorum bir an. Panik midemden büyüyüp tüm bedenimi ele geçirecek sanki. Nereye döneceğim ki? Geldiğim yere mi, İstanbul'a mı? Benim İstanbul'da bir evim yok. Ölmüş dedemin hayaleti, acı sözleri, kendini babamdan iyi olabilmek için parçalayan ama bunu fark bile etmeyen kardeşim ve her yakınında olduğumda bana dünyanın en kırılgan kadını gibi hissettiren bir adam var. Bunların hiçbirine dönemem.
Uçaktayken gelen mesajları okuyorum, kimseye yanıt vermek istemiyorum. Babamı arıyorum yine, o bilebilir nerede olduğumu. Kimseye söylemeyeceğini biliyorum ben istersem, ben onun sırrına ihanet ettim küçükken. Ama o bana etmez. Arin bilse kızlara söyler, Alper'e söyler. İlk defa bir sınır çiziyorum onunla arama. 23 yıldır Arin ile konuşmadığım tek bir gün olmuş mudur? Emin değilim ama 11 Ocak 2023 sabahının ilk kez olduğuna inanıyorum.
Havaalanından eve giden yolda defalarca öğürüyorum. Alper'in yaptığı tosttan aldığım iki ısırık dışında bir günden fazladır bir şey girmedi mideme. Olsun. Daha uzun dayandığım olmuştur.
Evin anahtarını bina görevlisinden alıp toz kokan, aylardır güneş girmemiş salonuma adım atıyorum. İşte burası benim evim. Her köşesini ben döşedim. İlk taşındığımda bu büyük şehire tüm hayatımı burada yaşamak isterim sandım. İçim geçmişti artık İsviçre'nin ücra köşesinde kaldığımız yatılı okulda. Burası benlik, dedim kendime. Hiç o kadar yanılmamıştım.
Neden yine buradayım ki? Buradan kaçıp gitmedim mi ben yıllar önce? Neden bir yer bulamadım ki kendime bu dünyada benim diyebileceğim de dönüp dolaşıp buraya geldim? Şu kanepede az mı ağladım defileye çıkmadan önceki geceler, açlıktan uyuyamayıp bedenimin beni uyandırdığı gecelerde az mı kıvrandım üzerinde? Mutfağa gitmemek için direnmek lazım, zaten gitsem de dolapta hiçbir şey yok. O zaman da öyleydi, şimdi de.
Düşünmeye devam edemiyorum çünkü yanıtım yok biliyorum. Telefonu kapatıyorum, kıvrılıyorum yine o kanepeye. Biraz dinlenmem gerek. Saatler sonra dilim damağıma yapışmış şekilde uyandığımda bir sandviç ve kahve söylüyorum. Sandviçin yarısından fazlasını midem almıyor, halbuki en sevdiğim. Kahveyle ıslata ıslata çiğnemeye çalışıyorum ekmeğini, neyin geri döndüğünü anlıyorum. Vücuduma girecek her lokmayla savaşan, gereksiz olduğunu iddia eden ses geri döndü. Annemi gördüğüm an döndü. Ben bastırmaya çalıştım. Ne kadar direnebildim iki gün mü? Başımı sallıyorum, saçmalık. İyileştim ben. Yıllardır sağlıklı besleniyorum. Listeme yazılan her şeyi yiyorum. Hatta daha fazlasını. Ama yalnızca Alper'le beraberken.
Korkudan sıyrılamıyorum yine de, telefonuma bakamıyorum. Kimle konuşursam konuşayım bir açıklama yapmak zorundayım. Sadece babama değil. Beni sorgulayamayacağı duruma getirenin kendisi olduğunun farkında, işbirlikçisi olan karısını affettiği için de ses çıkarma hakkı yok.
