Yeni hikayem ile merhaba! Farklı bir kurgu ile geri döndüm. :Dd
Arkadaşlar öncelikle ahrazın tanımını yapmak istiyorum. 3 anlamı var;
*Sağır ve dilsiz.
*Sağır, dilsiz, akılsız ve ahmak.
*Dilsiz.
Bu hikayede 3. anlamı kullanılacaktır. Umarım beğenirsiniz."Sessiz insanlar, en gürültülü zihinlere sahiptir."
Stephen Hawking
Ara sokaklardan geçerken cama başını yaslamış, karanlık ve sessizlik içinde kaybolan sokak lambalarını izliyordu. Beyaza bürünmüş yeryüzü, ağaçlarını kışın soğukluğundan dolayı çıplak bıraksa da kar üstünü örtmüştü. Sonbahar yavaş yavaş terk ederken İstanbul'u, buradaki canlılar yuvalarına kapanmış, ısınıyordu. Beyaz çarşafını kentin üstüne örtmüş, yeni yıl hazırlığı yapan insanlar sokakları süslemeleri ile güzel bir görüntü vermişti. Ağaçlar birbirini izlerken araba da hızlanmıştı. Dar sokaklardan çıkıp lüks bir caddeye girdi. Burası da gördüğü yerler gibi beyaza bürümüştü kendini. Ağaçlar, evler, bahçeler... onlar da bu beyaz oyuna eşlik etmiş gibiydi.
Sessizlik...
Ne çok severdi sessizliği... Dilinden dökülemeyen kelimeler zihninde büyük bir kargaşaya yol açıyordu. Kelimeler sanki içinde hapis olmuş gibi çıkmıyordu. Çıkamıyordu daha doğrusu... Konuşamıyordu genç kız. Kendini ifade edemiyordu. Kalbindeki betona bağlanmış acı, onu dibe batırıyor büyük bir sessizliğe gömüyordu.
Araba büyük bir villanın önünde durduğunda kafasını, yasladığı camdan kaldırdı. Şoför arabadan çıkıp, genç kızın kapısını açtı. Genç kız bir elini koltuğa yaslayarak kalkmaya çalıştı. Babası kızının, boşta olan kolundan tutarak kalkmasına yardım etti. Alya yardım karşılığın da arabadan çıkarak büyük eve baktı. Gösterişten uzak yapılmış villa; açık kahverengi taşlarla döşenmiş, iki katlı, çatısında da bir odası bulunan sade bir evdi. Beyaz örtü bu evin üstüne de inmişti. Bordo olan çatı beyaz çarşaf yüzünden pek belli olmuyordu. Genç kız ayağının altında ezilen karı hissetti. Yere baktığında karanlıkta az da olsa belli olan kara ayak izinin şeklini almıştı. Sokak lambasını ışık demetleri yüzünden iz gölgelenmişti ve turuncu gözüküyordu. Kızın dudağının kenarına küçük bir tebessüm yayıldı. Ama o tebessüm oraya yabancıymış gibi akıp gitti.
Bu büyük havuzlu villa, şehri gibi yeniydi. Umutları, hayalleri olacaktı genç kızın. Babasına söz vermişti. Yeniden eskisi gibi olacaktı. Geçmişini geri de bırakıp gelse de derin acıları hem fiziksel olarak hem de ruhsal olarak iz bırakmıştı. Konuşamaması onu geri çıkamayacağı bir sessizliğe boğmuştu. Belki yeniden konuşabilir, bu travmadan kurtulabilirdi. Ama bunların hepsi ihtimaldi.
Düşüncelerinin bozulmasını sağlayan babasının küçük ellerini tutmasıydı. Adnan Kunter; genç kızının, narin ellerini sert ve yıpranmış avuç içlerine aldı. Adnan bey 45 yaşında uzun boylu karizmatik bir adamdı. Koyu kahverengi saçları ve kahve gözleri küçük kızına tamamen zıttı. Mavi gözlerine baktı. Alya'nın gözleri, annesinden ona miras kalmıştı. Adnan Bey kızına her baktığında eşini görüyor ve özlemini gidermeye çalışıyordu. Çok fazla sarı olmasa da beline düşen kumral saçları, buğday teni, safir mavisi gözleri vardı genç kızın. Kipriklerinin üstüne düşmüş gölge, kızının safir mavisi gözlerini dolduruyor ve bir kısmını siyah gösteriyordu. Göz altlarındaki morlukları annesinde de vardı. Toz pembe yanakları kızını tıpkı annesi gibi gösteriyordu.

ŞİMDİ OKUDUĞUN
AHRAZ
Teen FictionBir hikaye var kulağımda çınlayan, ruhuma dolanan, benliğimi örümcek ağlarıyla kaplayan. Dudağımda bir mırıldanma, 'ben konuşabiliyor muyum?' kaşlarım çatık; etraf kış. Ellerimde kan, yüreğim de azap. Sonsuz süküt... ve bir cinayet. Kafadan tek kur...