SONDAKİ NOTU OKUMANIZ RİCAMDIR. BUYRUN 9.RENGİMİZ... YENİ HAYALLERİMİZ...
Rüzgar? Gözyaşı? Kurumuş yapraklar? Acı?
Hayır, şu an yılların aksine başıma dert olmuş şey ne bu hüzün kokulu terimlerdi ne de geçmişimdi. Şu an komik gelecek ama karşımdaki yabancı adama vereceğim cevaptı en büyük derdim.
İçimdeki heyecanlı tarafın pek de beğenmeyeceğini bildiğim cümleleri akıttım ıslak caddeye.
“Sanırım eve gideceğim, geç olmadan üstümü değiştirsem iyi olur. Yine de teşekkürler.”
1, 2 ve 3! Yaşasın ki tesadüflerden nefret etmemi sağlayan süre zarfı sadece ve sadece 3 saniyeydi. 3. Saniyede tekrar yağmaya başlayan yağmur ve 4.saniyede açılan büyük kapı.
En acıklısı da kesinlikle karşımda ki yere doğru bakan adamın gülüşüydü. Hayır, gözleri bir şey söylemiyordu. ‘Baksana yağmur başladı yani içeri gelmek zorundasın’ gibi ya da ‘kapı açıldı bence içeriyi soğutmayalım’ gibi. Hiçbirini söyleyemiyordu. Odağını bile bulamamışken bana bir şeyler anlatması zaten mucize olurdu. İstiyor muydum? Evet. İçimde bir yer gerçekten gözlerime bakması için yalvarıyordu. Başını tutup kendime doğru çevirmek ve ‘Hadi gül!’ demek istiyordu. Fakat nafile…
Farkım buydu işte! Benim hikayemde hiç gülmeyen ve sadece karizmatik bakışlarıyla soğuk duvarlarını insanlarla arasına ören kasıntı çocuklar yoktu. Benim hikayemde gülen insanlar vardı. İçten gülen insanlar. Ama bakışlar yoktu. Ne soğuk ne sıcak, boşluk vardı sadece. Ve bu gerçekten acıtıyordu. Yani size tavsiyem o gözlerle artistlik yapacağınıza insanların yansımasında sizi görmesine izin verin.
“Hadi.”
Sadece bir kelimesi. 1 buçuk saniyelik duyduğum ses tonu. Eliyle kapı kolunu ararken ki yardım isteği. Hepsi şu an kapıyı açan ve hem şaşkın hem de sabırsız hareketlerle elindeki köpüğü önlüğüne silen kadının yanından büyük ve ferah salona doğru geçmemi sağlamıştı.
“Merhaba.”
“Sana da merhaba yavrum. Geç geç ayakkabını çıkartmana gerek yok.”
Daha adımımı bile atmamışken suratıma vurulan kinayeyle yüzümü buruşturmuştum.
“Siz işinize bakın Yıldız Hanım.”
Çağın’a hiç bakmadan mutfak olduğunu düşündüğüm yere giren kadına bakakaldım bir süre. Kendime geldiğimde ayakkabılarımı çıkartmak için eğilmiştim aynı zamanda. İşte bu hoşuma gitmişti. Evde ayakkabı ile dolaşmak bence hijyen kurallarını baya bir zorlar nitelikteydi. Ve zengin olmanın bununla bir bağlantısı olması da tamamen batıcılığın bir ürünüydü.
“Sen bakma Yıldız Abla’ya stresli de bugünlerde o yüzden böyle davranıyor.”
Çağın çoktan ayakkabısını çıkartmış ve salondaki büyük deri koltuğa atmıştı kendini. Elbette bir yere takılmamıştı. Kendi evini artık ezberlemiş olmalı ki ıslak olduğunu anladığı ilk an yerinden fırlayıp hemen karşısındaki şömineye yönelmişti. Duraksadığı an yere bağdaş kurup saçlarını eliyle yana doğru yatırmıştı aceleyle. Saçlarından gelen ıslaklıktan rahatsız olmuş olacak ki pantolonuna sürmüştü hemen ellerini.
Yüzüne takındığı gülümsemeyle “Duru?” diye sorması belli bir süredir sabit olarak durduğum yerden oynayıp önce bir salona göz gezdirdikten sonra Çağın’a doğru yönelmemi sağlamıştı.
“Evet?”
“Şey yardım eder misin? Evi yakmak istemem de.”
Tebessümle söylediği cümlesine yine tebessümle karşılık verirken “Tabi bir dakika.” Diyebilmiştim. Çantamı, Çağın’ın baharlığımı koyduğu masaya bırakıp ilerlemiştim içeriye doğru. Beyazın hakim olduğu duvarlarda resimler yoktu ya da pahalı tablolar. Çok sade bir salondu burası. Lcd ve baya büyük bir televizyon vardı. Üç tane kahverengi deri koltuk iki tane tekli krem rengi berjer büyük yer kaplıyordu. Televizyonun yanında 2 büyük cdlik ve son olarak alçak bir gazetelik ile bir masa duruyordu tam ortada.

ŞİMDİ OKUDUĞUN
RENGARENK
Teen FictionYıllardır zihnimde acı çeken bu simsiyah dünya, seni sevdikten sonra rengarenk oldu. Unuttuğum tüm renkler hayat buldu bedenimde. Ama hiçbirine yakıştıramadım seni. Ne sonsuz maviye, ne de tutkulu kırmızıya. Sonra dedim ki, kahkahasını gök kuşağının...