5.Abel Porta

85 3 0
                                        

Curtis'e parayı vermiştik. Mutlu gözükmüyordu, evine bir daha gelmememizi söylemişti. En azından parayı vermiştik, maddi zararı fazla olan küçük hatamızı sorunsuz halletmiştik. Olaylardan bir hafta sonra York'un ailesine ait Çin lokantasında yemek yerken Ava sahilde gördüğü kaslı çocuktan bahsediyordu,
"York! Çocuğu görmeliydin. Sahilde yavaşça yürüyordu ve dönüp bana gülümsedi. Hayatımda gördüğüm en kaslı çocuklardan biri olmalı. Onunla tanışmalı mıydım? Çok geç, değil mi? Ah, ne erkekti ama!" Sesi lokantada yankılanmıştı.
York hiç heyecanlanmamıştı,
"Şu abartmaların yok mu, Ava. Çocuğun çirkin bir şey olduğuna bahse girerim."
Ava gözlerini devirdi,
"Erkek zevkini biliyorum, tatlım." Sinsice gülümsedi, "Zengin Curtis."
York'un yüzü düşmüştü.

"Şu konuyu kapatalım mı? Antika Dükkanı'na dönmem gerekiyor." dedim telaşla.

Joyce ve Ava'da aniden ayaklandı,
"Biz de sinemaya gidelim, ne dersin Ava?"
Kapıya doğru yürürken York yüzü asık bir şekilde oturuyordu.

"Düşünmeden konuşuyorsun Ava," dedim. "Ondan daha sonra özür dilemelisin."
Ava'da söylediği sözden pişmandı, başını salladı,
"Daha sonra."
Kızlar uzaklaşırken dükkana girdim,
"Dışarıda işin bitti mi, Willa? Acil bir işim var." diye sızlandı Büyükanne.
Okuduğu dergiyi masanın üstüne bırakıp, çantasını aldı. Bana hızlıca sarılıp kapıdan çıktı. Nereye gittiğini sormak isterdim ancak beni umursayıp cevap verecek miydi, emin değildim. Ben büyüdükçe aramızdaki uçurum da genişliyordu. Belki her şeyden beni sorumlu tutuyordu, belki de yeterince büyüdüğümü düşünüp ilgilenmek istemiyordu. Büyükannemi anlamıyordum ancak o benim ailemdi. Onu hayatımdan uzaklaştıramazdım.

Dükkanın içi çok sıcaktı, tavandaki pervane çalışmasına rağmen yüzümdeki her ter damlasını hissedebiliyordum. Bu yaz Peekshore olması gerekenden daha sıcaktı. Daha uzaklarda, serin ve sakin bir yerde olabilirdim. Bu şehirden uzaklaşmak, hatta bu ülkeden uzaklaşmak hayatım için mükemmel bir adım olabilirdi.
Dükkan kapısının açılmasıyla çalan zil benliğimi sıcak mekana geri getirdi.
İçeri giren iki kişiden birini tanıyordum ve gelişinin sadece bela getireceğinin farkındaydım.
"Bay Porta." Başımla hafifçe selam verdim.
Bay Porta'nın yanındaki kadın oldukça genç gözüküyordu. Turuncuya çalan saçları oldukça dağınık ancak çekiciydi. İri dudakları alay edercesine kıvrılmıştı. Yaklaşırken neden tedirgin edici olduğunu anladım.
Alın çakrası da denilen ancak benim üçüncü göz diyebileceğim organa sahipti ve büyük bir ihtimalle onu sadece ben görebiliyordum. Kadın ve Porta tezgahın önüne geldi,
"Willa! Seni yeniden görmek harika." dedi neşeli bir şekilde. İkisinden de korkunç bir enerji geliyordu, bayılacak gibi hissediyordum.
Kadın güldü,
"Ah, Porta! Şuna bak, şu auraya bak! Başından beri enerji ondan geliyordu. Aptal kafam, daha dikkatli olmalıydım. Onu yedi yıl önce bulmalıydık."
Porta bana bakıp güldü,
"Uzun, upuzun yedi yıl..."
Ne konuştukları hakkında hiçbir fikrim yoktu ancak yeterince rahatsız olmuştum. Bir an önce buradan çıkıp gitmeliydiler.
"Size nasıl yardımcı olabilirim, Bay Porta?"
Kadın küçük çantasını karıştırdı ve Porta'nın benden aldığı yeşil kolyeyi tezgâha koydu,
"Kolyeyi geri getirdim." dedi Porta.
Bunu yapamazdı! Bir anlaşma yapmıştık ve şimdi kolyeyi geri getirmişti.
Parayı geri istemeyecek değil mi? Bittin, Willa!
"Bir sorun mu var, Bay Porta?" Kekelememek için kendimi zor tutuyordum. Parayı geri isterse işim bitmişti. O kadar parayı bulmam imkansızdı. Ona borçlu olacaktım ve Bay Porta borçlu olmak istediğim son kişiydi.
"Kolyeye ihtiyacım kalmadı, Willa. Kolyeden daha değerli bir şeye sahibim, sana."
Pekala, bu iş çileden çıkıyordu. Elimi yavaşça tezgahın altına kaydırdım. Buralarda bir yerde polisi çağıracak bir güvenlik düğmesi olmalı!
Kadın yavaşça beni süzdü, alnında gördüğüm üçüncü gözü gittikçe parlıyordu,
"Willa, ben Mitzi Reed. Sakin ol, korkmanı gerektirecek hiçbir şey yok. Sana zarar vermeye gelmedik, sadece konuşmak istiyoruz."
"Ne hakkında?" Sesimi yükseltmiştim.
Tanrı'm Willa, senden korkacaklar mı? Karşılarında çaresiz kalmış, kaçmak için yer arıyordum.
Mitzi Reed yavaşça ortada duran Hindu tapınağından alınmış antika koltuk takımının etrafında dolaştı ve tekli koltuğa oturdu. Yandaki yere oturmamı işaret ederken konuştu,
"Willa, küçük sırrını biliyoruz."
Mitzi Reed'in yanındaki koltuğa oturdum. "Ve sen de bizim küçük sırrımızı biliyorsun. Yanılmıyorum değil mi?"
Direndim,
"Ne söylediğiniz hakkında hiçbir fikrim yok, Bayan Reed." Porta gereksiz çabama yüksek bir kahkahayla karşılık verirken Mitzi Reed devam etti,
"Bana Mitzi de, lütfen." Heyecanla gülümsedi, "Hadi söyle, beni nasıl görüyorsun? Yani gücümü? Nasıl görünüyorum?"
Israrcıydı. Beni biliyorlardı ve ben de onları biliyordum. Benim gibiydiler, farklıydılar. Kaçmak istemiyordum ve onlardan zaten kaçamazdım. Onlara güvenemiyorum ancak içimdeki yalnızlık beni onlarla konuşmaya, sırrımı paylaşmaya itiyordu. Korkuma rağmen konuştum,
"Anlatması güç, Mitzi. Alnında üçüncü gözün varmış gibi... Bay Porta'nın klonları yada ruhları mı demeliyim, onlar farklı gözüküyor." Anlatmaya çabalamam gereksizdi. Bay Porta ani bir hareketle yanıma oturup, elini dizime koydu,
"Anlatman önemli değil, Willa. Görmen önemli!"
Sıkıntıyla konuştum,
"Pek işe yarayan bir özellik değil."
Mitzi güldü,
"Sen bir mucizesin, Willa Blade. Sen bir anahtarsın!"

Görsel kaynak: weheartit
Okuduğunuz için teşekkürler.

The ServiceBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin