Eve yaklaşmıştık. Koruluğa girerken annemi gördüm.
"Anne, nereye böyle?" diye sordum meraktan.
"Rena ben bir iki gün evde olamayabilirim. Bir şey olursa Bayan Liz'e gidersin." dedi hızlı hızlı.
"Anne, neden?" diye bağırdım.
"Önemli bir şey değil tatlım sen eve git sadece." dedi.
Bu durum beni korkutmuştu. Annem hiç böyle açıklama yapmadan evden gitmemişti. Ayrıca ne olduğunu deli gibi merak ediyordum. Önemli bir şey olmadığını söylemişti fakat yine de merak ediyordum.
"Ren, sıkıntı olursa bize gelirsin. Ayrıca düşüncelere de dalma, önemli bir şey olduğunu sanmıyorum."
"Ah tamam, sadece merak ediyorum biliyorsun." dedikten sonra tanımadığımız birisinin konuşma sesi duyuldu.
"Böyle olmamalıydı, b-bu kötü."
"Peal duydun mu?"
"Evet ve kim olduğunu çıkaramadım. Ya süvarilerden biriyse ne yapacağız? Tüm gecemiz onlara gereksiz hesap vermekle geçer." dedi Pealiee bağırarak.
"Peal sessiz ol, hadi gel bir yere saklanalım." dedim telaşlı telaşlı.
"Tamam tamam, hadi." dedi fısıldayarak ve onu kolundan ağaçların arkasına çektim.
Ayak sesleri olduğumuz tarafa yaklaşınca Pealiee elimi tuttu, bir süre nefesimizi tuttuk ve ayak sesleri uzaklaşınca derin bir nefes verdik aynı anda.
"O kimdi görebildin mi?" diye sordu Pealiee telaşlı telaşlı.
"Hayır, göremedim. Açıkçası bakmaya bile cesaret bulamadım."
"Ren lütfen artık burada kalmayalım hemen eve gidelim."
"Süvarilerden biriydi bence. Eve gitmek konusunda da haklısın, geçe bile bıraktık." dedim.
Nehrin önüne kadar koşar adımlarla gittik ve nehrin önüne geldiğimizde Bayan Liz'i gördük.
"Ah kızlar sabahtan beri sizi bekliyorum. Kızım sana bir mektup geldi surlardan."
"Bana mı, ne alaka anlamadım." dedi bana bakarak şaşırmış bir şekilde.
Pealiee mektubu eline aldı ve yerden sivri bir çomak alarak nizami bir şekilde açtı mektubu. Okumaya başladıktan bir süre sonra elleri titremeye başladı. Kötü bir şey olmadığını umdum.
"Hah..." dedi yere bakarak.
"Nolan Hill kişisel asistanı olmamı istemiş ve onun için bu davet mektubunu yazmış!" dedi sevinçten bağırarak.
"Kızım hayatın kurtuldu, kişisel asistanlık çok iyi bir iş. Çok yüksek rütbeli bir ailenin asistanısın artık." dedi Bayan Liz Pealiee'ye sarılarak.
"Ren, konuşmamız gereken çok şey var." dedi Pealiee ve kolumdan çekti beni. Annesine gitmesini söyleyen bir işaret yaptı ve nehir kenarına oturduk.
"Peal, inanamıyorum. Çok şanslısın ve kraliyet ailesiyle de iletişim kurabileceğinin farkında mısın? Belki Prens Axel'i görürsün herkes çok yakışıklı olduğunu söylüyor."
"Prens Axel'i görmek için neler neler verirdim Ren, ayrıca artık çok paramız olacağı için birlikte bol bol pasta yemeğe gideceğiz artık." dedi gülerek.
"Sence ben pastane pastası yer miyim? Madem orada çalışacaksın, bir Hill pastası isterim ben." dedim ironik bir şekilde.
___________________________________________________________________________
Tüm gece Pealiee ile sohbet etmiştik. Gece yarısı olunca evlerimize dağılmıştık anca. Sabah kalktığımda başım çok ağrıyordu ve kafamda bir sürü düşünce vardı. Açıkçası Pealiee'yi biraz kıskanmıştım, keşke benim mektubum da bir an önce gelseydi diye düşünmüştüm ama bu düşünceleri Pealiee'ye yansıtmamalıydım çünkü bugün onun mutlu günüydü. Surlara gidecekti.
Kapı tıkladı, bir an annemin geldiğini düşündüm fakat gelen Pealiee idi. Saçlarını dalgalandırmış, üstüne bol bir beyaz gömlek, altına da kahverengi bol bir pantolon giymişti. Çok ama çok güzel görünüyordu, tam gideceği yere layıktı.
"Nasıl olmuşum Rena, kıyafetime bir şey demezler değil mi?"
"Hayır canım, çok ama çok güzel duruyorsun. Yalnız pantolonun atın üstünde kirlenmez değil mi?" diye sordum.
"Zannetmiyorum, sırf onun için kahverengi giydim. Neyse benim çok vaktim yok, ilk günden geç kalmak istemiyorum. Ben sana sürekli mektup yazacağım sen de bana cevap vermeyi unutma." dedi bana sarılarak.
"Başarı seninle olsun canım arkadaşım." dedim ben de.
Pealiee atına bindi ve yol almaya başladı. Arkadaşım için mutluydum ama ben de umduğumu bulmak istiyordum. Pealiee iyice uzaklaşınca kapıyı kapattım ve mutfağa gidip kendime yiyecek bir şeyler hazırladım. En yakın arkadaşımın artık benimle olamayacağı düşüncesi aklıma geldikçe lokmalar boğazımda kalıyordu. Yemeğimi yedikten sonra evden biraz uzaklaşmak için dışarı çıktım. Kafamda çok fazla düşünce vardı ve bunların bir şekilde gitmesi gerekiyordu. Koruluğun sakin bir yerine gittim ve yere oturdum ve gözlerimi kapattım. İçimdeki ses başarısız olduğumu söylüyordu ve boğulmaya başlamıştım artık. Başım o kadar ağrıyordu ki ve üstüne nefes alamamaya başlayınca refleks olarak elimi başıma götürdüm.
"Sakin olmam lazım, aklındaki düşüncelerin hepsi yalan, şimdi nefes al." diyerek kendimi avutmaya çalışıyordum.
"Çıkar artık. Çıkar!" diye sesler duyuyordum. Çok bunalmıştım, nefesimi tuttum ve gözlerimi kapattım.
"Çıkar, çıkar, çıkar hadi çok az kaldı."
Kafamda yankılanan sesler bir orkestradan farksız oluyordu fakat ben bu orkestrayı yönetemiyordum ve sonunda "Sus artık!" diye bağırdım kafamdaki seslere ve etrafı aniden kızıl ışıklar sardı. Etrafımı saran kızıl çembere bakakaldım, hayatımda ilk defa böyle bir şey görüyordum. Bu güç benden çıkmış olamazdı.
"B-böyle bir şey olamaz, bu sadece aklının sana karşı oynadığı küçük bir illüzyon." dedim kendi kendime.
"Hayır, maalesef o işler öyle değil." dedi arkamdan gelen bir ses.
Hemen kafamı kaldırdım ve konuşan adamı görünce hemen ayağa kalktım. Yürüyerek önüme geldi. Kumralımsı saçları vardı, saçlarındaki tutamlar yüzünün önünde düşmüştü. Üstünde lacivert, yakalı uzun bir ceket vardı. Bir süre inceledikten sonra "Kimsin sen?" diye sordum.
Bir süre bekledikten sonra "Şu anki durumda benim kim olduğum önemli mi sence?" dedi imalı bir şekilde. "Anladığım kadarıyla şu ana kadar içindekinin farkında değildin, söyle bakalım kimlerdensin sen?" dedi sorgulayıcı bir şekilde. Sustum ve hiçbir şey söylemedim. Kafamdaki sesler beni saran bir güce dönüşmüştü, bunu biliyordum fakat böyle bir şeyin nasıl olabileceği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. İçimden bir ses eve dönmemi söylüyordu fakat bunu yapacak cesaretim yoktu. Olan olmuştu, içimdeki şey her neyse artık görünmüştü ve buradan sonra benim yapabileceğim çok şey yoktu.
"Konuşmayacak mısın?" diye sordu küçümsercesine. Bir şey diyemedim.
"Tamam o zaman, benimle geliyorsun." dedi ve aniden bileğimden tuttu.
"Bırak beni, bırak!" diyerek bağırmaya ve çırpınmaya başladım. Bileğimi onun elinden kurtardım ve can havliyle kaçmaya başladım. Gözlerim dolmuştu, koşmamla beraber yüzüme çarpan rüzgar gözlerimi yakıyordu. Önümü doğru dürüst göremiyordum, doğru yolda mıydım emin bile değildim. Aniden durdum, beynim uzaklaşmamı söylerken vücudum gitmiyordu. Elimi bile kıpırdatamıyordum. Tüm vücudum beynime hükmediyordu. Bacaklarımı kıpırdatmaya çalışırken buraya doğru gelen ayak seslerini duydum. Nefes nefese kalmıştım. Adımlar yaklaştıkça ölüme ne kadar yakın olduğumu anımsadım. Her şey burada bitecekti.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kızılı Aramak
FantasySERİNİN İLK KİTABI - KIZILI ARAMAK Öleceğim söylendikten sonra bile hiçbir şey değişmedi. Ölüm veya yıkım gibi göremeyeceğiniz şeyler sizi korkutmaz ama gözle görüldüğünde korkularınız gerçek olur. Acı gerçek olur fakat bu hikayede kimsenin bilmediğ...
