Eve geldiğimde babamı evde buldum. Neyse ki benimle konuşmaması dışında bir sorun yoktu. Yatağa uzandım, gözlerim direnmeye çalıştı ama uykusuzluğa daha fazla dayanamayarak ağırlaştı. Bir kaç saniye sonra karanlıkta kaldım.
&&&&
Elimdeki derginin sayfalarını karıştırıyor, içeriğine odaklanmadığım derginin sayfalarını sadece parmaklarımla oyalanır gibi çeviriyordum. Televizyon açıktı ama sesi kapalıydı; sadece görüntüler akıyordu. Dün olanlardan sonra kimse koltuğunda doğru düzgün oturmuyor, herkes düşüncelerine gömülmüş şekilde koltuğun ucunda duruyordu. Bir tek yengem etkilenmemişti yaşananlardan; kanepeye iyice yaslanmış, elindeki çaydan ufak yudumlar alıyordu. Bardağın içinden arada çıkan kaşık sesi kulağımı tırmalıyor; babama baktığımda onun da gözlerinin bardağa takıldığını görünce yalnız olmadığımı anladım.
“Kaç gündür nerede bu Semih? Hiç haber vermiyor,” dedi yengem, çayı bir kenara koyarak.
Annem hafifçe başını salladı, dalgın bir sesle cevap verdi:
“Bilmiyorum... Hiç haber vermemezlik etmezdi.”
Babam hâlâ kahvesine dokunmamıştı; gözleri halının desenlerindeydi. Birden bana döndü:
“Sen biliyor musun?” dedi. Sesi net ama soğuktu.
Bir şey söylemeye kıyamaması, onda yarattığım hayal kırıklığını göstermesine engel değildi. Hem de bunu benim çok iyi bildiğim bir tavırla yapıyordu.
İçimden geçenleri yuttum. Artık söylemenin zamanıydı. Nereye kadar saklayabilirdim ki?
“Baba...” dedim. Sadece bu kadar. Gözlerine bakamıyordum; kelimeler kafamda dolaşıyor ama hiçbirini yerli yerine koyamıyordum. Boğazım düğümlenmişti.
Tam o anda telefon çaldı. Sessizlik bir kez daha bölündü.
Babam yerinden kalkmadan ceketini aldı, telefonu açtı.
“Efendim... geliyorum,” dedi sadece.
Kapıyı sessizce kapatıp gitti.
Ben de derin bir nefes alıp odama geçtim. Şirkete gitmek için hazırlanıyordum ama aslında hiçbir yere gitmek istemiyordum.
&&&
Yeni iş almıştım ama çalışamıyordum. Masamın başında oturup önümdeki belgelere boş boş bakıyordum; kendimi bir türlü işe veremiyordum. Abim artık yanımda yoktu. Buna nasıl alışacaktım? Normal hayatıma nasıl devam edecektim?
Böyle bir gücüm yoktu; sığınağım yoktu çünkü artık...
“Sevde Hanım?”
Bir ses beni düşüncelerimden kopardı. Karşımda genç, gözlüklü, kıvırcık saçlı, üzerinde kahverengi takım olan bir adam bana bakıyordu.
“Sen kimsin, ne işin var burada? Kapıyı neden çalmadın?” diye çıkıştım.
Adam biraz şaşkın ama nazikçe cevapladı:
“Efendim, kapıyı çaldım ama duymadınız. Ben sizin yeni asistanınız, Tonguç.”
Deniz gittiğinden beri asistanım yoktu. İnsan Kaynakları’na yeni biri için talepte bulunmuştum ama bu kadar çabuk geleceğini beklememiştim.
“Hayırlı olsun... Haluk Bey’e söyler misin, yeni işle o ilgilensin?”
Burnuna düşen gözlüğü işaret parmağıyla düzeltti. Kollarıyla sardığı dosyayı düzelterek asker edasıyla dikildi:
“Tabii efendim,” dedi.
Açık hava... Belki de ihtiyacım buydu. Boğucu gri binadan ayrılıp nefes almak, bir yere çıkıp bağırmak, haykırmak iyi gelirdi. Ya da bir doktor... Acımı geçirmesi için ilaç yazabilirdi. Bir şeye ihtiyacım vardı; adını bilmediğim ama bilmek zorunda olduğum bir şeye. Belki de zamana.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
SOYKAN +18
RomanceGözlerim yavaşça dolarken, sesimdeki titremeyle "Ne istiyorsun?" dedim. Acımasızca "Benimle evleneceksin," diye yanıtladı.
