Başımdaki muhteşem acıyla gözlerimi araladığımda bu boyuta ilk geldiğimdeki hastanede olduğumu farkettim. Okulda olanlar aklıma gelince suratımı buruşturup etrafıma bakındım. Hiçkimse yoktu. Koluma batırılmış minik bir iğne ve serum haricinde. Uzandığım yatakta zorlukla bacaklarımı kendime çektim. Hastane yatağındayken hep böyle yapardım. Rahat edemez ve bacaklarımı kendime çekerdim.
Justin'in bunu nasıl ve neden yaptığına hala anlam veremiyordum ama ondan nefret ettiğim açık ve netti. Kapının dışından konuşma sesleri geldiğinde zorlukla duyabiliyordum. Nefesimi tutup onları dinlemeye başladım.
"Diana az kalsın ölüyormuş. Zihinsel açıdan çökmek üzereymiş."
"Peki Justin ne durumda?"
"O da bayağı kötü ama Diana'ya oranla daha iyi."
Hah! Bana oranla daha iyiymiş. Tabikide daha iyi olacak. Üstünde hayvan gücü kullanılan o değildi. Sıkıntıyla tuttuğum nefesimi dışarı verdim. Hastane odası beni bayıyordu. Aslına bakarsanız hastanenin kendisi de boğuyordu. Hızla koluma sokulmuş olan iğneyi çıkarıp bir köşeye fırlattım. Üstümdeki hasta giysisini umursamadan odanın kapısını aralayıp az önce konuşan iki kişiye boş bakışlarımı diktim. Annem ve babam.
Bakışları beni bulduğunda şaşkınlıkla gözlerini aralamışlardı.
"Diana neden yerinden kalktın?" diye sordu kadın endişeyle. Suratındaki endişenin sahte olmadığı belli oluyordu.
"Hava alacağım." dedim boğuk çıkan sesimle. Sesim tahmin ettiğimden de yorgun çıkıyordu.
"Ama-" diye atladığında babam olan adamın lafını kestim.
"Lütfen. Düşünmeye ihtiyacım var." İkisi de buruk bir şekilde bana bakıp aynı anda başını salladıklarında onları daha fazla kırmak istemediğimi farkedip gülümsemeye çalıştım. Hayatımda yeteri kadar şeyi yerle bir etmiştim. En azından onlara zarar vermeyebilirdim. Her ne kadar bana zarar vermiş olsalarda, geçmişi düşünmek için çok geç kalmıştım. Onlara arkamı dönerek titreyen adımlarımla hastaneden dışarı çıktım. Hastanenin bahçesinin oldukça güzel olduğunu şimdi fark ediyordum. Önüme gelen ilk banka oturup karşıdaki çiçeklere gözlerimi diktim.
Justin'in bana yaptığı şey aklıma geldikçe ağlama isteğim artıyordu. Canımı yakmıştı. Canımı çok yakmıştı. Bunu ona ödetecektim ama şu an bunları düşünecek halde değildim. Bir anda tüm kötü şeyleri kafamda canlandırması öyle çok etkilemişti ki beni hala düşünmeden edemiyordum. En çok canımı yakan ise Drew'i bırakıp kaçtığım kısımdı.
"Drew!" Yola doğru koşarken birden bire ona çarpan arabayla vücudu yere yığıldığında hızla yanına koşup bağırdım.
"Drew yalvarırım uyan." dedim minik ellerimle onu dürtüklerken. Gözyaşlarım teker teker onun kanlı tişörtüne akarken zorlukla fısıldadım.
"Ne olur beni bırakma. Sensiz yapamam ne olur." Gözlerini açmadığında öldüğünü anlayıp ayağa kalkıp adımlarımı geri geri attım. Bu olamazdı. Hayır. O ölemezdi. Ne yaptığımı bilmeyerek hızlıca oradan koşturarak uzaklaşmaya başladım.
Aklımda canlanan anıyla dişlediğimi farkettiğim dudağımı bırakıp parmağımı dudağıma götürdüm. Kanatmıştım.
"Özür dilerim Drew." diye fısıldadım ayağa kalkarken. Ellerimi açıp bağırmaya başlamıştım. Bu istemsizce oluyordu.
"Lanet olsun! Ne olur beni affet! Küçüktüm ve korkmuştum! Eğer oralardan biryerlerden beni izliyorsan duy bunu sana yalvarırım! Yalvarırım kabuslarıma girme! Yalvarırım beni affet! Zamanı geri alamıyorum lanet olsun!" Gökyüzüne bakarak bağırışlarımı tutamadıktan sonra bacaklarımın beni daha fazla taşıyamayacağını anlayarak dizlerimin üstünde yere çöktüm. Ne ara başladığını farketmediğim sağanak yağış heryerımı ıslatmıştı. Çaresizlikten ölüyordum resmen. Ellerimi yere bastırıp hıçkırdım. "Canım yanıyor. Yalvarırım beni affet. Beni bu çukurdan kurtar." Tam anlamıyla su içinde kalmıştım. Başımı kaldırıp grileşen gökyüzüne baktığımda hıçkırıklarım artmıştı. Gökyüzü bile bana acıyordu. Ama o acımıyordu. Sıkıca saç diplerimi çekiştirmeye başladım. Sinir krizi geçiriyordum sanırım.
