Kulübe

41 6 3
                                    



"Tamam millet haydi toparlanın buradan devam edelim"dedi Tuğçe.Güneşin tepelerin arkasında kaybolmasıyla etrafı bir karaltı almıştı.

"Hava biraz çabuk kararmadı mı sizce de?" diye sordu Aliş. Hakikaten de öyle olmuştu.Tuğçe önden önden gidiyordu.

"Merak etmeyin bana güvenebilirsiniz yolu biliyorum"bunları söylemesiyle yere kapaklanması bir oldu. Avaz avaz bağırmaya başladı.Hepimiz bir süre beyin tutulması geçirdikten sonra yanına koştuk.

"Ayağım,ayağım !"Tek söylediği buydu.Her şey kaşla göz arasında oluvermişti. Timur panik içindeydi.

"Güzelim,ne oldu iyisin değil mi?"

"Abi,ayağım."Yüzündeki ifadeden acı içinde kıvrandığı belliydi.

"Sakin ol hadi güzelim tutun bana yavaş yavaş kalkalım."

"Bir dakika abi, hareket ettiremiyorum canım yanıyor lütfen biraz müsaade edin." paçasını kıvırarak ayağını şişmemesi için kara yasladı. Bir süre öylece bekledik.Hava iyiden iyiye kararmıştı.Üstelik rüzgarın şiddeti artıyordu.Yerdeki ve ağaçlardaki karları ısrarla yüzümüze savuruyordu.

"Tuğçe hadi kalkman lazım bak hava çok karardı." diyoruz hep bir ağızdan ama Timur müsaade etmiyor buna.

"Görmüyor musunuz acı çekiyor?diye tersliyordu bizi.

  Nihayet bir koluna Kaan diğer koluna da Timur'un   girmesiyle kalktı yerinden. Şu taraftan diye kafasıyla işaret ediyordu.Dağın diğer tarafındaydık.Oteller bu tarafta değildi.O yüzden bize kılavuzluk edecek otel ışıkları görünürde yoktu.Ortalık zifir gibi karanlık olmuştu.Telefonum oteldeydi. Kaan'ın ki de öyle. Elimizde olan telefonların fenerleri de yeteri kadar aydınlatmıyordu.Ayrıca telefonlar bu bölgede çekmiyordu.Bu da yetmez gibi şiddetli bir kar fırtınası başladı.Gözlerimi açmakta zorlanıyordum. Yüzümü keskin bir soğuk sıyırıp geçiyordu. Tuğçe var gücüyle sesini bize duyurmaya çalışıyordu.

"Bu tipide otele ulaşamayız. Az ilerde dağda mahsur kalan dağcılar için kulübeler var. Tek şansımız oraya ulaşmak.Şimdi herkes birbirinin belinden sıkıca tutunsun.Mümkün olduğu kadar da yüzünüzü koruyun. Ne kadar  yürüdük kestiremiyorum.Rüzgara karşı yürümek zordu , yerde dizimize kadar ulaşan karda adım atmaya çalışmak ise daha da zor.Sıranın sonuna doğru olduğum için kulübeye geldiğimizi fark etmedim.

Etrafta bu kulübeden başka kulübe yoktu.Kapıda öylece dikilip Tuğçe'den komut bekliyorduk.Kapının hemen yanında, üstünde yığınla kar olan dolabı açtı.Dolabın içinden bir anahtar ve fener çıktı.Neyse ki insanların acil durumları düşünerek bu araç gereçleri buraya koymaları  bizim durumumuzdakiler için bulunmaz bir nimetti. Rüzgarın ve karın şiddetinden kaçmak için kendimizi içeri attık. Etraf karanlıktı.Elimizdeki fener ve telefonlarımız odayı tam anlamıyla aydınlatmıyordu.Odanın ortasına doğru öylece ilerledik.Tam bu sırada korkunç bir çığlık duyduk. Çığlığı atan Alişti. Hepimiz sesin geldiği yöne doğru elimizdeki ışıkları tuttuk.Gördüğümüz şey karşısında olduğumuz yere çivilendik. Hani bazı anlar vardır ne yapmanız gerektiği bilmediğiniz,gördüğünüz şeyin gerçek mi olduğunu yoksa beyninizin size oynadığı bir oyundan mı ibaret olduğunu anlayamadığınız.İşte bu an öyle anlardandı. Kapının  arkasında köpeğe çok benzeyen ama  ondan daha iri, uzun kafalı,sivri burunlu,siyaha yakın kürkü ve beyaz dişleriyle bir kurt duruyor ve bize bakıyordu.Nefesimin kesildiğini hissettim.İlk kez bir vahşi hayvanla bu kadar burun buruna geliyordum.Üstelik de bir kulübenin içinde.Kimseden ses çıkmıyordu. Sessizlik demek gerginlik demekti. Yavaş adımlarla geri geri gitmeye başladık. Işık hala kurdun yüzünü aydınlatıyordu.Tepkisiz orada öylece duruyordu. Birden Kaan durdu ve Tuğçe'nin elindeki feneri alarak usul usul kurda doğru ilerledi o kadar ilerledi ki Kaan'ın eğilmesiyle burun buruna gelmişlerdi. Sonra Kaan eliyle kurdun başını okşayarak bize doğru seslendi.

"Korkmayın bu kurt canlı değil baksanıza" deyip feneri hayvanın gözlerine doğrulttu."Sadece doldurulmuş bir hayvan o kadar."

Hepimiz bir süredir tuttuğumuz nefesleri bıraktık.Kulübenin ayazından buhar olmuştu hepsi de.

Hayatımda ölümle burun buruna geldiğimi hissettiğim ilk an buydu.Bu doldurulmuş hayvanın burada ne işi vardı şimdi.Hayvanı öldürdükleri yetmiyormuş gibi bir de sergilemekten çekinmiyorlardı.İçerisi buz gibiydi. Hemen ileride şömine vardı.Bir kaç da odun parçası.

"Haydi bir yerlerde çakmak olmalı."diye bağırdım.Herkes elinde ışıkla bir yerlere bakıyordu. Şöminenin üst kısmında ufak bir kutu vardı.İçerisinden çakmak çıktı neyse ki.Odunları tutuşturmak zaman aldı. Daha önce hiç ateş yakmadığımı fark ettim. Oysa ki nasıl da hayati bir ihtiyaçtı.Hepimiz ateşin başında öylece dikiliyorduk ama bir türlü ısınamıyorduk.

Bakışlarımız birden Tuğçeye yöneldi.

"Tuğçe napıyorsun sen?"dedi Timur.

Soyunuyorum.Bu şekilde ısınamayız. Vücut ısımız çok düştü hemen sizde soyunun Hipotermi olmak istemiyorsanız tabi. Hipoterminin  soğuk kış günlerinde yapılan kamp ve doğa etkinlikleri sırasında yaşanabilecek en tehlikeli durumlardan biri olduğunu duymuştum.Utana sıkıla soyunmaya başladık.İlk başta yaptığımız şey saçma gelse de etkisi hemen fark edilmişti. Çok utanıyordum.İlk kez bir erkeğin yanında çamaşırlarımla duruyordum ve ilk kez bir erkeği böyle görüyordum.Kıyafetlerimizi üstünkörü kuruttuktan sonra hemen giyindik.Anlaşılan herkes benim gibi hissetmişti.

"Oteldekiler bizi aramaya çıkmışlardır değil mi?"diye sordum. Timur sözümü keserek devam etti.

"Çıkmaları lazım.Tuğçe sen yürüyüşe gittiğimizi söylemiştin değil mi?"

"Tabi söyledim. Ama bu fırtına da buraya gelmeleri zor. Hep beraber fırtınanın dinmesini ve bizi almaya gelmelerini beklemeliyiz. O zamana kadar da burada duracağız."

Anlaşılan daha uzun bir süre buradaydık.Etrafı incelemeye başladık. İçeride ne kadar çok eşya vardı.
"Hey millet, sizce de bir sığınak olarak kullanılan bir kulübeye göre burası fazlaca kalabalık değil mi?Duvarlara baksanıza onlarca çerçeve var."dedim.

Beğendiyseniz lütfen ⭐️'a basmadan geçmeyin.

Ben Nasıl Kocaman Bir Kadın OldumHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin