İlk deneyimim, ilk hikayem, ilk göz ağrım diyebilirim. Yeni olduğu için lütfen oylarınızı ve yorumlarınızı eksik etmeyin. Teşekkürler.
Multimedia
Fotoğraf: Hikayenin bazı bölümlerini konu alan bir fotoğraf.
Müzik: Low Roar-Tonight. Bu şarkı ile okursanız daha güzel olur.
Bölüm: 1 Sert dejavu.
Hayatıma lanet ettiğim bir güne daha son veriyordum. Ama kalıcı olarak değil, sadece bir süreliğine dünyadan uzaklaşmam gerektiğini hissettiğimde o büyülü, bize verilen ama değerini bilmediğimiz mükemmel uykuya doğru ilerliyordum. Her gün yaptığım gibi.Gözlerimi kapatıyordum kısa süreliğine de olsa da bu çıkarcı dünyaya.
Tüm bilinmezlikleriyle, gece kadar soğuk, gece kadar karanlıklarıyla, ormanda tek başına yaşayan bir ruhun yalnızlığıyla.
Gün geçtikçe daha da batıyordum dibe. Yaşama hevesim yoktu ki eğlenip, gezip, tozayım. Kayboluyordum gün geçtikçe karanlıkta. Kimsenin arayıp sormadığı biri haline gelmek, kimsenin umursamadığı biri haline gelmek en korktuğum şeydi belkide bir zamanlar. Şimdi ise korktuğum başıma gelmişti. Dünyaya yeniden gelmiş biri gibi hissediyordum tam anlamıyla. Tüm tanıdıklarımdan uzak, tüm tanıyanlar ama aramızda hiç bir bağ yokmuş gibi davrananlara yakın.
Her gün vücuduma alacağım darbeleri bekleyerek açıyordum gözlerimi. Alışmak? Tamda buydu işte. Alışmıştım hayatımda ki bir çok şeye. Gün geçtikçe çürüyen tenime, kırılan saçlarıma, ağlamaktan kızaran gözlerime.
Bir temizlik yapmalıydım belkide. Bana zarar ve mutsuzluktan başka bir şey vermeyen insanları hayatımdan çıkarmalıydım. Ama ayağa kalkacak takati bulamıyorken, nasıl düşünmesi bile zor olan bu eylemi gerçekleştirebilirdim? Yeni bir ev, yeni insanlar, yeni arkadaşlıklar, yeni okul, yeni bir hayat. Beni iyileştirecek, yaralarıma saracak, onları kaldırıp kaldırıp kanatmaktan usandıracak bir kaç istek. Bunlar gerçekleşirse iyi olacağıma inanarak, geçirdim günlerimi. Ama bunları yaşamak için bile bir çaba göstermiyordum.
Bütün gün yatıyordum. Her gün aynı senaryo aynı sözler. Sıkıcı bir hikayenin, sıkıcı sayfalarını çevirmek gibiydi hayatım. Hayatımda ki tek yanımda olan kişiyi, annemi kaybetmiştim ben. Benden nasıl iyi olmam beklenebilirdi ki? Yaşayacağım nasıl bir olay, onu aklımdan çıkarabilirdi ki? Hayatın her bir köşesinde annemin hayatta olmadığı tüm iğrençlikleriyle yüzüme vurulurken nasıl hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi devam edebilirdim?
Hadi kendimi es geçtim. Peki ya babam? Kaç senelik hayat arkadaşını kaybetmişti. Benden daha da kötü durumdaydı. Birlikte girdikleri bu yola, tek başına devam etmek zorunda kalmıştı. Hayatın tüm zorluklarına birlikte göğüs gererlerken, şimdi babam tek başına dayanmak zorundaydı.
Anneme olan sevgisi...
Bir insanın, bir insanı nasıl sevmesi gerektiğini öğretecek kadar dillere destandı. Annemi tüm güzelliğiyle beyaz gelinlikler içinde gördüğünde nefesi titreyecek kadar ağlayıp, ağladığı için kendine kızan bir adamdı. Bir bağımlı olduğu madde gibiydim annem, babam için. Ona kızarken bile annemin gözünden düşen bir damla gözyaşı, kaya gibi sert adamı hafif esen bir rüzgarın, alıp götürdüğü yaprak gibi yumuşak yapıyordu. Dokunmaya bile çekiniyordu anneme. Ona kimsenin bakmasını istemiyor, hatta gözüne olduğundan daha güzel gözüktüğü günlerde dışarı çıkmasına bile izin vermiyordu.
Ben babama kızmıyordum. Asla. Buna hakkım yoktu bile. Ama kırılıyordum. Kızmak değildi bu. Kırılmaktı. Yaptıkları bedensel acıdan çok, ruhsal acı çekmeme sebep oluyordu. Evet. Karısı ölmüştü. Acısı vardı. Ama tek o kaybetmemişti ki, canını. Bende annemi kaybetmiştim. O yine birine aşık olabilir, yine başkasına bu şekilde bağlanabilirdi. Ama ben? Kimi annemin yerine koyabilirdim ki? Annemin kalbimde bıraktığı, o hiç kapanmayacak boşluğu kim doldurabilirdi ki? İmkansız bir şeydi bu. Hiç bir kuvvet, hiç bir varlık annelerin yerini dolduramazdı.
