1🌼

2.1K 46 9
                                        


Saymayı çoktan bıraktığım o hastane randevularından biriydi ve zihnim, artık aynı sonun tekrar tekrar yaşanmasını bir anı olarak kaydetmeyi bile reddediyordu. Aslında saymayı bırakmamın tek sebebi unutkanlık değil, aynı kısır döngünün içinden çıkamamanın getirdiği o derin anlamsızlık hissiydi çünkü her seferinde aynı koridorlar, aynı bozuk plak gibi çalan sorular ve aynı yorgun yüz ifadeleriyle karşılaşıyordum. En sonunda değişmeyen o cümle ise artık bir rutin haline gelmişti.

"Bir şeyin yok."

İnsanın gerçekten sağlıklı olması durumunda bu cümle belki de dünyaların en rahatlatıcı haberi olurdu ama benim içimde tuhaf bir şekilde kök salıp büyüyen o hissi, kimse görmüyordu. Sanki vücudum artık bana ait değilmiş de içine sızan yabancı bir şey yavaş yavaş tüm uzuvlarımı ele geçiriyormuş gibi hissediyordum ve en kötüsü, bu ağırlığın sadece benim zihnimde yankılanan bir çığlık olmasıydı.

Yataktan doğrulmaya çalıştığımda bu yabancılaşmayı bir kez daha tüm çıplaklığıyla fark ettim. Hareket etmeye karar verdiğim an bedenim tepkisiz kalıyor, ancak birkaç saniye sonra başım dönmeye başlıyordu çünkü sanki zihnimle bedenim arasındaki o görünmez bağ kopmuştu ve vücudum verdiğim komutları çok geç algılıyordu. Gözlerimi kısa bir an kapattım ve bunun geçmesini bekledim, çünkü beklemek artık hayatımın merkezine yerleşmiş bir alışkanlık haline gelmişti. Geçmesini beklemek, düzelmesini beklemek ve birinin çıkıp bana neler olduğunu söylemesini beklemek...

Her şey, sadece beklemekten ibaretti. Ayağa kalktığımda dengemin tam olarak yerine oturmadığını hissediyordum ama bunu görmezden gelmek artık refleks haline gelmişti çünkü her fark ettiğim yeni belirti, beni korkunun o uçurumuna bir adım daha yaklaştırıyordu ve ben henüz o karanlığa düşmeye hazır değildim.

Mutfağa doğru yürürken evin içindeki o tanıdık sabah sesleri kulağıma dolmaya başladı. Annem kardeşimi uyandırmaya çalışıyordu ve her zamanki gibi biraz aceleci, biraz sabırsız ama bir o kadar da huzur verici bir telaşın içindeydi. Hayat tüm hızıyla akıp gidiyordu ve bu garip canlılık, içimdeki o sessiz çöküşle taban tabana zıt olduğu için beni daha da çok rahatsız ediyordu.

Çay suyunu ocağa koyarken elim düğmede gereğinden fazla kaldı çünkü alevin titrek ışığı gözlerimin önünde bir anlığına dalgalanmaya başlamıştı. Kaşlarımı hafifçe çattım ama hemen kendimi toparlayıp, "Uykusuzluktandır," diye düşündüm. İnsan, kendi içinde açıklayamadığı o korkutucu boşluklara hızlıca basit bir sebep bulunca rahatlıyor, o sebebin gerçek olup olmaması da bir noktadan sonra önemini yitiriyordu.

Kahvaltı masasına oturduğumda her şey olması gerektiği gibiydi. Tabaklar, çay bardakları, annemin o hızlı ve alışıldık hareketleri, kardeşimin yarı uykulu hali... her şey yerli yerindeydi, bir tek ben hariç. Sanki o masaya sonradan eklenmiş, hiçbir parçası tutmayan, uyumsuz ve yabancı bir unsur gibiydim. Elim ekmeğe uzanırken hafifçe titrediğini fark ettim ama belli etmemek için hareketimi hiç duraksatmadan devam ettirdim çünkü küçük şeyleri saklamak, büyük sırlarımı taşımaktan çok daha zordu.

"Yemiyorsun." Annemin sesiyle başımı kaldırıp ona baktım.

"Yiyorum," dedim ama o an çiğnemek bile bana normalden daha uzun ve zahmetli bir eylem gibi gelmeye başladı. Yutkunurken boğazımda gereksiz bir farkındalık oluşuyordu ve sanki vücudumun her milimetresini izleyen, her şeyi kontrol etmeye çalışan bir gözlemciye dönüşmüştüm, bu da zihnimi yiyip bitiren ayrı bir yorgunluktu.

Bugün tekrar hastaneye gidecektik. Ama bu sefer içimde daha önce hiç hissetmediğim farklı bir enerji vardı; ne tam olarak korku diyebilirdim buna ne de umut. Daha çok, ufukta yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi. Sanki uzun zamandır belirsiz olan o sis perdesi bugün nihayet aralanacak ve altındaki gerçeklik ortaya çıkacaktı.

T.A.KBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin