(Bu bölüm Lee Minho ağzından yazılmıştır.)
〆
Trajedi önlenemez.
Fakat tüm yaşamım boyunca kendime ilke edindiğim bu alık trajediyle baş edebilme arzusu son vakitlerde kendini salmış durumda.
Hayatıma on yedinci yılımdayken gözlerimi açtım diyebilirim. Biyolojik ebeveynlerimi tanımıyordum, tanıma fırsatım hiç olmamıştı. Henüz ben küçükken ikisi de vefat etmişlerdi ve bense bir başıma kaldığım için devletin koruması altına girmiştim. Kendimi bildim bileli o ölü ruhların evlatlarıyla dolu olduğu yerdeydim, oradan kurtulmak neredeyse imkansızdı. Yalnızca tek bir kaçış yolu vardı, o da sahiplenilmek. Her ayın yirmi sekizinde bir aile gelir kendilerine yakışır gördükleri bir çocuk seçene kadar incelerlerdi her birimizi. Şanslıydım ki benim arkadaşlarım yaralıydı. Kusur olarak görülen tüm o hatıra barındıran izler onların hiçbir aile tarafından istenilmemelerinin kanıtıydı. Bunun her vakit kırıcı olduğunu bilirdim, insanlara defolu bir malmış gibi yaklaşılması hoş değildi lakin umursamıyordum. Sonuçta tüm o yaralar sayesinde birlikte kalmaya devam etmiştik. Fakat atladığım bir şey vardı, benim yaram dıştan bakılınca fark edilmiyordu. Benim sahip olduğum ayrı bir sızı vardı. Farklı bir kişi benim hiç kusurum olmadığını düşünebilirdi.
Reşit olmama birkaç ay kalmışken altıncı ayın yirmi sekizinde geldi Bayan Lee evime ve seçti beni onlarca çocuk arasından. Onlara beni arkadaşlarımdan ayırdıkları için kızgındım lakin bana çok şey kazandırmışlardı; daha iyi şartlar altında iki üniversite bitirmiş, ufkumu genişletecek kültürleri tanımama olanak sağlamışlardı.
Bay Lee'ye benzetirdi insanlar beni fiziken, hatta bir vakit benim onun gayrimeşru çocuğu olduğum ve bunca vakit boyunca bir sır olarak saklandığım hakkında söylentiler de dolaşmıştı etrafta. Sadece gülmüştüm bense bunlara, insanlar hakkında bir şey bilmeden çok şey biliyormuş gibi yapmak ne de kolaydı.
Zamanla farkına vardığım için beni üzen şeyler de olmuştu. Örneğin, artık arkadaş edinemiyordum. Ciddiyim bunun farkına varmam aylarımı almıştı. Kimseye bir şey hissedemiyor, ne yakın bir bağ kurmak istiyor ne de onlardan nefret ediyordum. Hiç bir duygu taşımıyordum. Çözüm yolu aramaksa bana göre değildi, ben her zaman dindar biri olmuştum, eğer kaderimde mutluluğa erişmek varsa bu mutluluk kendi gelir beni bulurdu. Benim onun için çabalamama hiç gerek yoktu.
Belli bir yere kadar bu inancın bana çok şey kattığını söyleyebilirim. Fakat belli bir noktadan sonra takılıp kalmıştım, ilerleyemiyordum. Ne tanrım bana kurtulmam için bir el uzatıyordu ne de ben bulunduğum bu bataklıktan çıkmak için çabalıyordum.
Çalışır, büyüdüğüm yeri ziyaret eder, ailemle aramı iyi tutardım. Rutinim buydu. Kendime hazırladığım bu çizelgenin dışına tek bir çizik atmamışken Kafes girmişti birden hayatıma ve tüm o çizelge zırvalıklarını sıyırıp bertaraf etmişti.
Kafes'deki herkes mutlu gelirdi gözüme. İstediklerini yaparlardı çünkü, benim aksime. Ben çabalamazdım, onlarsa terlerinin son damlalarına kadar çalışırlardı. Ben de buna dahil olmak istemiş fakat kendimi yeterli görememiştim.
Sonrasında, sıcak bir cuma akşamında o ilk kez adım attı buraya. Han Jisung. Hemencecik anlamıştım onun farklı olduğunu yoksa neden diğerlerine anlık bir merak duymazken onu tanımak isteseydim ki?
Bana göre insanlar rastlantı eseri tanışmazlardı, her farklı hayatın birbirleriyle anı oluşturmaya başlamasında farklı bir sebep vardı. Ve bu sebepler ancak belli bir raddeye erildiği zaman anlaşılabilirdi.
Onun Kafes'e katılmasının üzerinden yaklaşık iki hafta geçmişken, nedenini bilmediğim, yüzündeki kızarıklıkla sabahın köründe sinirle içeri girmişti. Depo bomboşken merdivene oturmuş ve yalnızca etrafta sinirle nasıl volta atıp kendi kendine bağırdığını izlemiştim. Ne de havalı gelmişti o gün gözüme. Sinirlenebiliyordu. Sinirini yansıtıyordu. Kendine zarar vermiyor aksine dışarıda olan her şeye tekmelerini savuruyordu. Zamanla cansız varlıklara atılan tüm o tekmeler insanları bulmuştu; zamanla biraz daha toparlanmış, büyümüştü. Değişmeyen şey ise benim onu izlemek için fedakarlıklar yapmamdı.
Kitap okumayı severdim, Kafes'e gittiğimde eğer Han Jisung yok ise yanımda getirdiğim dünya klasiklerini okurdum. Ayın yirmi dördü, yeni başladığım kitap Suç ve ceza. Rodion Romanoviç Raskolnikov belirsiz bir karakter, sorgulamakta benliğini ve insanlık duygularını. Kendimle özleştirmeye başladığımda henüz birkaç sayfayı anca bitirebilmiştim ve tüm o sorgulayış bana sıcak hissettirmişti.
Daha sonrasında felsefesi çekmişti dikkatimi.
Raskolnikov, insanları ikiye ayırıyordu. İnsanlar ve üst insanlar şeklinde. Hatta savunduğu düşünce şöyleydi; Newton, keşiflerini yaparken onu engelleyen, zarar veren kötü insanlar olacaksa onları öldürmesinde bir sakınca yoktur çünkü yapacağı keşifler insanlığın yararınaydı.
Mantıklı gelmişti, sonuçlar uğruna birilerinin ölmesi sorun olmamalıydı.
Ve Raskolnikov katil olmuştu.
O, bu cinayeti işlemişti çünkü kendi gücünü denemek istemişti. Peki hangi güçten bahsediyordu? Öldürme gücü. "Tanrının elinde olan" ve başka hiç kimseye tanınmamış "insan hayatı üzerinde söz sahibi olma" hakkını kendinde bulma gücü.
O an tanrıyı kıskandığımı fark etmiştim.
Raskolnikov suçunun ardından cezalandırılmıştı kendi tarafından, pişman olmuştu. Pişman olması onun katil olduğunu değiştirmezdi fakat artık üst insan betimlemesini hak etmiyordu. Pişmanlık insanlara özgü bir tepkiydi, kendini buna kaptırması ise yalnızca acizlikti.
Ben de acizdim.
Çoğu şeyden pişmandım. En başta da pişmanlıklarım olduğu için pişmandım.
Ama o değildi.
Han Jisung asla pişman olmamıştı.
Onu izlerdim, mimiklerinin ne anlam ifade ettiğini bilirdim, konuşurken kaç kere nefes aldığını sayardım, gözlerini birisini dinlerken normalde olduğundan daha fazla kırptığının farkındaydım. Han Jisung'u haberi olmadan tanıyordum ve o kusursuzdu. Ağlardı, ağladığı için pişman olmazdı; adam döverdi hiç çekincesi olmadan, kahkaha atardı nadiren, yine pişman olmazdı. Benim gülmem birilerini yaralayabilir diye düşünmezdi, belki de düşünürdü. Bilmiyorum. Sadece o hiç pişman olmamıştı.
Ve sıradan ben, üst insan varsaydığım Han Jisung'a yaklaşmak istedim. Belki de onu pişman etmek istedim. Merak ettim, pişmanlığı tattığında yüzünün nasıl bir ifade alacağını.
Şimdiyse babasını öldürmemi istemişti öylece. Tereddüt etmemişti bunu söylerken, doğrudan gözlerime bakarak söylemişti.
Acaba beni üst insana dönüştürmek istiyor olabilir miydi? Hem biliyordum ki o adam Jisung'a zarar veriyordu. Raskolnikov'a göre bunda bir sakınca olamazdı öyleyse? Ölse bir şey kaybetmezdi kimse. Pişmanlık duymam için bir sebep de olmazdı ortada. Olmamalıydı.
"Raskolnikov'u tanır mısın?"
ŞİMDİ OKUDUĞUN
addiction, minsung
FanfikceHan Jisung köşe mahallede doğup büyümüş, zorluklarla yaşayan bir gençtir ve kendisini uzun zamandır izleyen Lee Minho'dan habersizdir.
