chapter three

1.4K 192 50
                                        

"Haftaya 75 kağıda çıkabilir." Dedi şortumun cebinden almasını söylediğim parayı çıkartırken. Bir yandan camdan dışarı bakarken diğer yandan da hırkamı giymekle uğraşıyordum. "Cinsel hayatım bu hafta son buluyor yani?"

Dediğime kahkahasıyla karşılık verirken, bunun sahteliğinden dolayı eşlik etmemiştim. Onunla uzun zamandır tanışıyorduk artık çoğu şeyini anlayabiliyordum. Arada takılırdık fakat bir tık fazlasına çıkmazdı hislerim. Yani sıradan bir kadındı, fazla güzel değildi, okumamıştı; cahildi, sohbeti sarmazdı. Sadece işini yapardı. Bu yüzden hep aynı noktada kalırdık, ki fazlasınında da gözüm yoktu.

Cebimden aldığı parayı elbisesinin içine sıkıştırmış şortu bana uzatmıştı. "Sana biraz indirim yapabilirim belki." Yapmazdı.

Gülümseyip şortu bacaklarımdan geçirmiş ve belimden düşmemesi için büzme ipe düğüm atmıştım. "Hafta sonu uğrayabilirim." Dar koridordan geçip kapının önünde durmuş arkamdaki bedene bakmıştım. Yorgun görünüyordu.

Kafasını onaylar şekilde salladığında ona yaklaşıp pek fazla olmayan boy mesafemizi kapatmak için eğilerek dudaklarımı dudaklarına bastırmış, küçük bir öpücük bırakıp geri çekilmiştim. Dudaklarının kenarları saniyesinde kıvrılırken bu son temasın onda her defasında seksten bile fazla haz verdiğine ikna olmuştum.

Daha fazla bir şey demeden evden ayrılmış apartmanın merdivenlerine yönelmiştim. Chrislerle kafes saatinden biraz daha erken buluşmak üzere anlaşmıştık. Bu yüzden başka bir yere uğramadan direkt oraya gidecektim. Muhtemelen geç kalacaklardı ve bende enayi gibi onları bekleyecektim.

Cebimdeki kağıtları dışarı çıkarmadan parmağımla yoklayarak meblağı netleştirmeye çalışmıştım. Dünden kalan para son zamanlardaki kazançlarımın en fazlasıydı. Bu yüzden en azından bu hafta rahat olabileceğimi kendime hatırlatıp, moralimi düzeltmeye çalışıyordum.

Sözlerini tam bilmememe rağmen mırıldanmaya devam ettiğim şarkıyla adımlarımı kendi kafamda kurduğum ritme uygun olacak şekilde ayarlamıştım. İlk adımda yere sert basıyor sonraki iki adımla daha hafif basıyordum, iki adım arası daha hızlıyken üçüncü adımla bir tık daha yavaş oluyordum.

Ne kadar geçtiğini bilmediğim bir sürenin ardından tekrardan çelik kepenkli kapıya yanaşmış fakat bu sefer kendimi yere bırakmadan yalnızca sırtımı dayamıştım. Gözlerimi etrafta gezdirdiğimde o değişik tipin olmamasına şükrederek telefonumu çıkarmış rehberden Changbin'in numarasını bulup çağrıyı başlatmıştım.

Birkaç saniye içinde reddedildiğimi anlamamı sağlayan sesle kaşlarımı çatmıştım. Lavuk dalga geçiyordu galiba.

Sinirden kendimi yemek üzereyken zil sesini duymamla telefonu kaldırmış yazan ismi okuyup aramayı kabul etmiştim. "Nerede o?" Sorduğu soruyla cidden kulaklarıma kadar kızardığımı hissettim, cidden taşak geçiyorlardı.

"Nereden bileyim amına koyayım. İkiniz birlikte yaşamıyor musunuz Chris, bunu senin bilmen gerekmiyor mu?" Karşıdan gelen homurdanma sesleriyle avucumun içini alnıma vurmuş, sırtımı kepenge dayayıp yere oturmuştum. Hava soğukluğundan yerde aynı şekilde soğumuş olacağını düşünmüş bu yüzden bağdaş kurmakla yetinecektim.

"Bir telefon geldi, işim var dedi, çıktı gitti yarım saat falan önce. Sensindir diye sormamıştım kim aradı diye. Nerede şimdi bu ibne?" Ağlamaklı sesler çıkartıp alnımı ovuşturmuştum. Böyle yapması sinir bozucuydu ve bu ilk kez olan bir şey değildi.

"Boş ver onu ya. Koskoca herifin peşinde mi koşacağız? Sen gel hadi kaç saattir ağaç oldum."

"Çıkıyorum şimdi. Changbin benden önce gelirse arayın mutlaka." Onu onayladıktan sonra telefonu geri cebime koymuştum. Bu ikisiyle uğraşmak yorucuydu. Koskoca iki bebeğe bakıyor gibiydim. Hayret ettiğim durum ise ikisinin de benden büyük olmasıydı.

Telefonumun tekrardan çalmasıyla Chris'in bir şey demeyi unuttuğunu düşünerek edeceğim küfürleri aklımdan hazırlamış lakin okuduğum isimle hepsini daha sonra yüz yüzeyken söylemek için ertelemiştim. Changbin arıyordu. Ekrandaki yeşil daireye bastım ve kaçıncı kez yaptığımı artık sayamadığım o işlemi yapmış telefonu kulağıma dayamıştım.

"Neredesin sen piç?"

"Kanka küfür etme amına koyayım." Dediğinin ardından alakasız bir cümleyle devam etmişti; "Özür dilerim efendim." Bu neydi şimdi? Alnına silah mı dayamışlardı? Changbin özür dilemişti? Bizim Changbin?

Kahkahama engel olamazken karşıdan gelen hışırtıyla gülmemi durdurmuş ve öyle konuşmuştum; "Götten veriyorsun galiba? Özür ne oğlum, başına taş mı düştü?" İşittiğim iç çekişle ayağa kalkmış arkamın tozlandığını düşünerek kalçamı, elimle vurarak temizlemeye çalışmıştım.

"Güzel kardeşim benim, nerdesin? Yanına gelmemiz lazım." Cidden neye şaşıracağımı bilemiyor haldeydim. Güzel? Kardeşim? Yanıma? Gelmemiz? Harbiden götten yiyordu. Başka açıklaması olamazdı.

"Kafesin önündeyim de, sen iyi misin oğlum?" Telefonun diğer tarafından gelen seslerin birden kesilmesiyle yüzüme kapattığını anlamıştım. Tamam, belli ki kendindeydi. Bu kabalıkla nerede karşılaşsam tanırdım.

Ellerim cebimde gözüm etrafta kaldırımın kenarında dikilirken önümden uçarcasına geçen çocuklara baktım. Hayvan gibi anırıp bir topun peşinden on kişi koşuyorlardı. Bacak kadar boylarıyla tüm caddeyi inletiyorlardı.

Çocuk seslerinin dışında kulaklarımı dolduran asfalta vuran ayakkabı sesleri başımı sesin olduğu tarafa çevirmeme nedenken karşımda soluk soluğa duran Changbin'i görmemle yanına yaklaşarak elimi omuzuna attım. Nefes nefeseydi. Birinden mi kaçmıştı? Yoksa başı belada mıydı?

"Ne oluyor Bin?"

"Yönetici." Dedi ve nefessizlik yüzünden kesilen lafıyla elini kalbine yönlendirdi. "Çabuk anlat amına koyayım."

"Yönetici diyorum." Duraksadı. "Seni istiyormuş." Başını kaldırdı, gözleri gözlerimi bulduğunda gülümsedi. "Seninle görüşebilmek için beni çağırdı."

"Ne diyorsun oğlum?" Omuzundaki elimi indirmiş burnunu sıkmıştım. "Ucuz ilaç etkisi hep bunlar, hayalleniyorsun."

"Ulan siktir git." Avucunu kepenge dayamış çıkan sesle az önce koşarak geldiği ara yolu göstermişti. "Siyah Rolls-Royce, git yoksa seni bir daha ringe çıkarmayacakmış."

addiction, minsungHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin