'Hayatım üç aşamadan oluşuyor' diye düşünüyordu Jungkook.
'İlk aşamada bu hayata adapte olmaya çalıştım. Küçüktüm, farklıydım. Arkadaş olmaya çalıştım. İstenmedim. Ebeveynlerim neden beni istemişti?
İkinci aşamada ayak uydurmayı bıraktım. Bedenime değen elleri unutmaya çalıştım. Sadece yaşamaya çalıştım, nefes almaya. Belki de.
Kaçtım sürekli. Neden beni istemiyorlardı diye sordum. Ebeveynlerim tüm bunları yaşayacağımı bile bile neden bu kararı verdiler?
Şimdi üçüncü aşamadayım.
Toplumun bir kalıbıyım yalnızca. Kendime ait bir karakterim yok, en dikkat çekmeyecek hangi yaşam varsa ben oyum. Üzerimde yabancıların kirli izleriyle yaşıyorum.
Arkadaşlarım var, tanrının bana verdiği tek iyi şeyler.
Artık soru sormuyorum, hapların yan etkileri neyse ben oyum.
Alık, faaliyetsiz, mahçup, muhtaç.
Herkesin hayatta doldurduğu bir defteri varken bana kalem vermeyi unutmuşlar gibi, yazmak için mürekkep değil kan ve ter. Yazı değil, işaret ve anı.
Herşeyi bırakıp ölmeyi düşündüğüm gün geliyor aklıma. Bunu defalarca düşünmemişim gibi sadece o gün aklımda bir fotoğraf kadar net.
Yağmurlu rasgele bir günde direnmeye gücüm kalmayıncaya kadar dövülmüştüm. Her vücuduma yediğim yumrukta üzerimdeki kıyafetler birer birer yırtılmaya devam ederken kurtulamayacağımı fark etmek göğsüme bir ağrı saplamıştı. Yağmurun altında tir tir titrerken, rasgele bir sokak arasında vıcık vıcık aşağı yukarı hareket ediyor ve yüksek sesle ağlıyordum. Her sesim fazla çıktığında ıslak bir el ağzıma bastırıyordu avucunu. Nefes alamıyordum.
Tıpkı yağmuru içine çekmiş yumuşak ve vıcık vıcık toprağa basar gibi bir ses.
Mideni kaldıran hınzır bir acı.
Beynine kadar vuran bir karıncalanma.
Üşümekten titreyen bir beden.
Silik silik kişilerin silüetleri.
Karnina girip girip çıkan bir ağrı.
Terinin soğuk damlamasının yağmura karışması...
Sırtım sert duvara çarptıkça sızlıyor alt tarafım sanki yanıyordu. Sanki içime bir bıçak girip çıkıyordu. Asla bakamıyordum, sadece gözlerimi kapatıp daha erken bitsin diye içimden tanrıya yalvarıyordum.
Birinden kaçmaya çalışsam bir ikinci kişi engelliyordu. Hâlâ yüzlerini hatırlamıyorum. Tek hatırladığım o yağmurun altında, vücudumdan akan kan, ter ve ne olduğu belirsiz kişilerin sperm kalıntıları ile orada ölmekti.
Ne kadar acınası bir ölüm şekli değil mi? Benim gibi biri ancak buna layıktı sanırım ama bir şey oldu.
Sabaha uyandım tekrar.
Sıcak bir yatakta uyandığımda içimde oluşan o iki saniyelik mutluluğu tarif etmem imkansız. Normal bir yaşama susuzluktan kupkuru kalmış bir ağız kadar açtım ben.
Beni sınıf arkadaşım evine getirmişti, hiç bir soru sormadan her açıdan kirli beni kendi yatağına yatırmıştı. Kaç yıl geçse de onun o zengin piçlerden biri olduğuna inanmakta zorlanıyorum. Uyandığımda onunda hâlâ saçlarının ıslak olduğunu görmüştüm. Benimle aynı yağmurda ıslanmıştı ama o hâlâ tertemiz, zengin bir oğlandı. Ben ise...'
Düşüncelerinden sıyrılmasını sağlayan şey Namjoon'un sesi olmuştu.
"Tarih öğretmeninin numarasını veriyorum. Kafede buluşmak istediğini söyledim, seçtiği konumu atacak. Reddedersen anlayışlı olmasını istedim merak etme. Alfalar hep kaba orası ayrı da-"
Jimin Namjoon'un koluna dirsek atması ile Namjoon sözüne devam etmedi.
Hoseok gülümseyerek Jungkook'un omuzuna elini koydu.
"Daha sonra seni arabayla alıp evine götüreceğiz. Namjoon ile bi işimizi hallettikten sonra, dimi Joonie~"
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Altın Melez -tk
FanfictionJungkook tarih dersinde hep en düşük notları almakla başı dertte olan bir melezdi, taki arkadaşı tarih dersi çalıştırmak için ona birini bulana kadar. İşte o zaman tek derdinin tarih dersi olmasını istedi. -Omegaverse
