21

229 37 18
                                        

Soobin'in inat ederek bitirttiği yemeğimden sonra kalkmış ve odadaki eşyalarımızı almıştık. Çıkış işlemleri yapılırken etrafımızdaki kişileri yeni yeni fark etmem kendimi salak gibi hissetmeme sebep olmuştu. Hepsi kısa bir baş selamıyla arabalarına geçtiğinde öylece izlemekle yetinebilmiştim. Soobin'e neler olduğuyla ilgili ne zaman soru sorsam geçiştiriyor ve sıkıntı olmadığını söylüyordu. Kafası kopsa eliyle sorun yok yapacak tipte bir insan olduğunu artık az çok anladığım için gerçekten sıkıntı olmadığına inanmakta zorlanıyordum.

"Gidelim."

Elime aldığım çanta ve poşetleri sırtlayıp önümden ilerlemeye başladı. Kapının önünde geldiğimizde bizi bekleyen arabanın değiştiğini fark ettim. Siyah Audi'ye ne olduğunu merak etsem de sormadım. O araba sadece kaza anını hatırlatıyordu, bu yüzden görmediğime sevinmiştim. Önümüzde bir arkamızda iki araba olacak şekilde yola çıkmıştık. Düğün konvoyundan farkımız yoktu.

Geçen birkaç dakikanın ardından daha fazla sessiz kalamayacağımı fark ederek yan tarafa döndüm. "Soobin restoranda ne gördün de erken ayrıldık? Artık geçiştirmeden cevap verir misin?"

"Önlem amaçlı erken çıktık Yeonjun başka bir şey olduğu yok."

"Çok rahat yalan söylüyorsun. Uzmanlık alanın galiba." Onunla ters konuşmayı hiç istemesem de beni kale almaması canımı sıkıyordu. Yüzüme bile bakmazken ezberden konuştuğunu anlamıyor muyum sanıyordu? Küçük olan o iken sanki ben öyleymişim gibi davranıyordu.

Bakışları anlık bana değdi ardından tekrar yola döndü. "Uzman olduğum başka konular da var."

Tükürüğüm boğazımda kalırken "O ne demek?" diye sordum. Yan ağız gülerken sol eli direksiyonu daha sıkı kavradı.

"Rahatla demek. Herhangi bir durumda sen farkına bile varmadan gerekeni yaparım demek."

Asla istediğim cevabı alamayacağımı fark edince iç çekerek önüme döndüm. Birkaç saatlik stresli ama olaysız yolculuğumuzdan sonra kasabanın tabelasını görmenin verdiği rahatlamayla nefes aldım. Geçmek bilmeyen iki günün ardından varacağımıza dair olan inancımı kaybetmeme az kalmıştı. Yol boyunca kendimi sıkmıştım ve Soobin yola konsantre olduğundan dikkatini dağıtacak başka bir şey söylemeye cesaret edememiştim.

Tanıdık sokaklardan geçerken buraya en son geldiğim zamanki kendimi düşündüm. O zamanlar adımlarım tasasız ve rahattı. Ben keyfime bakıp dinlenirken dedemin arka planda bu sıkıntılarla uğraştığını bilmek can sıkıcıydı.

Yavaştan mahalleye yaklaştığımızda olduğum yerde dikleştim. Dedemi görmeyeli uzun zaman olmuştu. Merakımdan bile ağır basan tek duygu özlemimdi. Onu gerçekten çok özlemiştim. Mizacı sert ve dediğim dedik bir adam olmasına rağmen birini sevdiği zaman o kişi için varını yoğunu ortaya dökebilecek tipte biriydi. Bu yüzden ne zaman görüşsek direkt belli edemese de beni rahat ettirmek için elinden geleni yapardı.

Eve vardığımızda büyük bir heyecanla kemerimi çözüp kapıya doğru ilerledim. Yıllardır dedemin yanında kalan Dong Su amca kapıyı açınca saygıyla eğilip hızla içeri geçtim. Dedem girişte bizi bekliyordu. Henüz kimse gelmemişken koşarak gidip sarıldığımda bir şey söylemeden karşılık verdi. Uzun zamandır olmayı beklediğim yer burasıydı. İçime gelen ferahlamayla gözlerimi yumdum.

Soobin ve arkadaşlarının ayak seslerini alınca geri çekildim. Biraz daha dursam kollarında çocuk gibi ağlayacağımı bildiğim için kendimi toparlamam gerekiyordu. Gülümseyerek yana geçtim ve dedem Soobin'i de torunuymuş gibi sıcak karşılarken onları izledim. Soobin'in aydınlanan yüzüne baktım, gamzelerini ilk kez böyle net görüyordum. Gerçekten gülümsüyordu, içinden gelerek.
Ben hipnoz olmuş şekilde onları seyrederken diğer çocuklar da geldi ve herkesle toplu selamlaşıldıktan sonra direkt yemeğe oturduk. Bulunduğumuz ortam garip gelse de yediklerime odaklanmaya çalıştım. Dedemle yalnız görüşmek istiyordum ama bu şu an mümkün değildi. Burada ben hariç herkesin bir hukuğu var gibi görünüyordu. Sohbet ederken kimse yabancılık çekmiyordu. Soobin'in çocukluk arkadaşları olduğunu öğrendiğim Mingyu ve Jay çabuk kaynaşabilen tiplere benziyorlardı. Heesung ve Sunghoon daha sessizlerdi. Changmin'i tam çözememiştim. Hepsinin bize yardım etmek için burada olduklarını bilmek mahçup ediciydi. Mevcut durumun dışında her şeyin konuşulduğu sofrada kafam pinpon topu gibi bir sağa bir sola gidiyordu. Dedemin yönelttiği soruyla duraklayıp karşıma oturduğu yere baktım.

"Yeonjun, Yujin'le konuşma şansın oldu mu? Geçenlerde bana seni sordu."

Ne diyeceğimi bilemeyerek olumsuzca başımı salladım. Yujin benim çocukluk arkadaşlarımdan biriydi. Evcilik oynadığında mızıkçılık yapmayan tek erkek olduğum için benimle arkadaş olmuştu. Yıllarca beraber oynamış ve aynı ortaokula gitmiştik. Lisede iletişimimiz bölük pörçük devam etse de farklı üniversitelere gidince yollarımız ayrılmıştı. Mahalledeki herkes bizi sevgili sansa da yakın iki arkadaştık sadece.

"Seong Min amca bizim geç olmadan yola çıkmamız gerekiyor. Kasabadaki birkaç kişiyle görüşmem lazım, daha sonrasında oturup neler yapacağımızı konuşuruz."

Dedem yalnızca başını salladı. Daha doğru dürüst dinlenemeden neden çıkmaları gerektiğine dair itirazlarım kapının çalmasıyla dilimin ucunda kaldı. Çocuklar bunu bekliyormuş gibi hareketlenip kalkmaya hazırlanınca bu kadar acele olanın ne olduğunu sormak istedim. Dong Su amca beklemeden kapıyı açmaya gitti. Bir iki dakika sonra ise Yujin yemek odasına geldi. Çocukluk arkadaşımı yıllar sonra görmenin şaşkınlığıyla otururken Yujin bana bakıp gülümsedi. Her şey fazla hızlı ve anlık gelişiyordu.

"Hoş geldin Yeonjun."

Daha yeni ondan bahsetmişken üstüne gelmesi tesadüf müydü emin olamasam da başımı eğip sol elimi kaldırarak el salladım. Dedem muhtemelen onu davet etmiş ve o gelmeden önce de hazırlık olsun diye onu bilerek sormuştu.

"Yujin gel kızım otur, bir şeyler ye."

Dong Su amca masaya yeni bir sandalye çekmek için kalktığında çocuklar gitmeleri gerektiğini söyleyerek ayaklandılar. Hepsi Yujin'i kısaca selamlayıp odadan çıkarken masada sadece Soobin kalmıştı. Mingyu arkasını dönerek Soobin'e baktığında Soobin sadece "Daha sonra geleceğim." dedi ve bir saattir tabağındaki sebzelerle oynayan kendisi değilmiş gibi iştahla yemeye başladı.

deep down i need you moreHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin