SINIR

50 3 1
                                    

(Günlerden hangi gündü, hatırlamıyorum. Sabah uyandığımda yakın zamanlarda yeni aldığım, kesimini çok sevdiğim üzerime oturan o siyah t-shirt'ü almıştım. Bulunduğum ilçeden şehir merkezine gidecektim. Arabaya doğru giderken ATM'de durmuştum. Para çekecektim sanıyorum ki. Ekrana ne kadar miktar girdim? Sanırım üç yüz dört yüz milyon lira arası bir şeydi. Ben paramı çekmek için bocalarken arkamda bir kadın belirdi. Sıraya girdi. Çok hoş biriydi. Fiziği düzgün. Kızıl saçlı. Boyu uzun sayılırdı. Arkama baktığımda bana gülümsediğini hatırlıyorum. Birde... Birde "kolay gelsin" dedikten sonra paramı ATM'den aldığımı... Daha sonra bana bu ATM işlerinden pek anlamadığını, yardımcı olup olamayacağımı sordu. Seve seve kabul etmiştim. ATM'nin önündeki işimiz bittikten sonra tatlı bir muhabbetle yürümeye başladık. Sonra... Üzerindeki koku... T-shirtüm...)

Karadere yol ayrımını çoktan geçmiştim. Hatta bu mevkiden sonraki köyün tabelasını uzaktan seçebiliyordum. Oradaki, ormanın içindeki olayı gördükten sonra arada bir dinlenmek için hızlı hızlı yürüyor, kendimi iyi hissettiğimde yine koşuyordum. Uzun zaman şunu fark etmeyecektim; susamıyor, yorulmuyordum. Hava kararma eğilimine girmeye başlamıştı bile ve ben acıkma belirtisi göstermemiştim pek. Bunların hepsini sonradan anlayacaktım tabi.

Merkeze doğru telaşlı, korkulu, endişeli yürüyüşümü sürdürüyordum. Uzaktan bir yerden bir arabanın sessizliği yırtan o motor uğultusunu duymaya başladım. Uzaktan gelen bir gök gürültüsü gibiydi. Yavaşça yakınlaşıyordu. Duyuyordum. "Nihayet" dedim içimden. Yaşayan birilerini göreceğim. Nihayet. (umarım o gördüğüm ucubelerin araba kullanabilme gibi bir yetisi yoktur). Buruk bir sevinç vardı içimde. Sanırım kurtulacaktım. İleride, hafif sağa dönen bir viraj vardı. Motor sesi yaklaşmaya başladı. Biraz sonra virajı döndü. Bu bir askeri arabaydı. Kasasında eli silahlı askerler vardı. Beş tane eli silahlı asker kasada, iki tane kamyonun ön tarafında. Biri şoför mahallinde diğeri onun yanındaydı. Toplam yedi asker. Bu gibi bir durumda askerlerle erkenden karşılaşacağımı pek düşünmemiştim ama kurtuluşumun bu kadar çabuk olmasına da sevinmiyor değildim.

Aramızdaki metrelerce mesafe saniyeler içinde kapandı ve kamyonet (askeri araç mı demeliyim?) büyük bir gürültüyle yanımda duruverdi. Ani fren yapmıştı. Ve askeri araç durur durmaz kasadaki iki asker seri bir hareketle yere atladılar. Kasada kalan üç asker ise yine seri bir hareketle silahlarını üzerime doğrulttular. "Ne oluyor?" dememe kalmamıştı bile. Yere inen iki askerde doğrulttukları silahla yavaş adımlarla üzerime geldi. Birkaç adım kala durdular. İlk önce (Almanca olduğuna bahse girerim) bu ülke üzerinde sık telafuzu olmayan bir dille konuştular. Almancaydı. Seçebildim. Tabiî ki anlamadım. Sert bir dille beni uyarıyorlardı. Biri silahıyla ensemi işaret ediyor, diğeri silahıyla yere doğru işaret yapıyordu. Kafamı sağa sola salladım "sizi anlamıyorum" dedim. Israr ettiler. Yere inenlerden birisi yaklaşık olarak bir doksandan fazlaydı ve devrilmemiş bir kütük gibi duruyordu. Yanındaki ona biraz daha yakın boyda, zayıf değil ama vücudu fitti. Asker oldukları için hemen hemen hepsinin vücudu böyleydi. Askeri araç Türk askerinin aracına benzemiyordu. Daha çok Amerikanvari bir askeri araçtı. Askerlerin üzerindeki üniformalarda öyleydi. Fakat kullandıkları dil? Neden direkt almancaydı? İri yarı olanı üzerime kararlı bir adım daha atınca ellerimi ensemde birleştirdim. Ağır ağır dizlerimin üstüne çöktüm. Eğer kurtuluşum böyle olacaksa fark etmezdi. Şu andaki durum bunu gerektiriyorsa, bu olmalıydı. Belki beni de o ucubelerden sandılar. Bilemezdim.

Ön taraftaki rütbeli aracın içinden indi. Sağ omzundaki telsizden bir anons yaptı üzerime doğru gelirken. Sanırım oda almancaydı. Ben yere bakıyordum. Silah kafama elli santim mesafedeydi. Kafamı kaldırmama müsaade yoktu. Bu neydi şimdi? Bu nasıl bir muamele diyordum içimden? Rütbeli önümde durdu. Şimdi sadece botlarını görebiliyordum. Kafamı kaldırmaya müsaade yoktu. Eğildi. Hafif sertçe bir hareketle yüzümü kaldırdı. Bir şey sordu. Yine almanca, anlamadım. Tekrar sordu. "Sizi anlamıyorum" dedim. "Almanca mı bu? Ben bu dili bilmiyorum. Sizi anlamıyorum" dedim. Rütbeli bu sefer dilini değiştirdi. Lanet olasıca kaç dil biliyordu acaba? "Do you speak english, ashole?" Bu sefer İngilizceydi dili. Bende orta derecede biliyordum ama aklıma bir şey gelmiyordu. Olayın şokuyla kendi dilimi zor konuşurken İngilizce mi konuşacaktım. Gözlerimi kapatarak kendimi zorladım. Bir şeyler yapmalıydım.

KAOSHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin