ŞEHİRDEKİ KARANLIK

28 4 0
                                    

(..."Ne gibi?" Demekle yetindim, şaşkın bir yüz ifadesiyle. "Beni şaşırtacak ne söyleyebilirsin ki? Daha tanışalı on beş dakika olmuşken" ben bunu söylerken, tepeden tırnağa ilk kez bu kadının kıyafetine dikkat ettim. Ayağında yarım topuklu bir ayakkabı vardı. Dar kesim bir kot pantolon giymişti, siyah renkteydi. Üstünde beyaz bir gömlek, içinde bir cepken vardı. Ve üzerinde siyah bir ceket. Önemli bir işe sahip gibi duruyordu.

Gülümsedi.

"Çılgınca bir şey mesela! Senin seçilmiş bir kişi olduğunu ve benimde özel birlikten bir ajan olduğumu söylesem. Seni almaya geldiğimizi söylesem?"

"Geldiğinizi mi?" Bu kadın bana şaka yapıyordu. Kafası güzel diye düşünüyordum hala. Zaten beni akıllı biri bulmazdı ki.

"Evet. Tek değilim şu anda. Kanıtlamamı ister misin?"

"Elbette..."

"Sol tarafındaki caddede siyah bir cip duruyor. Kafanı çevir. İçinde adamlarım var. Sağ tarafına bakarsan, ilerideki kafenin önünde çay içip gazete okuyan siyah gözlüklü birini göreceksin. Sol çaprazındaki binanın üst köşesine bakarsan keskin nişancımı görebilirsin. Ve..." kafasını çevirdi. Sağ kulağını bana doğru gösterdi. Kulağının içinde bir kulaklık vardı. Sonra ellerini beline koydu ve ceketini biraz geriye doğru açınca, belindeki silahı görebildim. Söylediklerini görünce pek dikkate almamıştım fakat belindeki silah beni ürkütmüştü.

"...Kulağımda ki bir mp3 çaların kulaklığına benziyor mu sence?"

"Ben... Ben anlamıyorum... Ne oluyor? Bu bir şaka mı? Ne için, kim tarafından seçildim? Kimsiniz siz?"

"Soruların cevabını sonraya bıraksak?"

Ne yapacağımı bilmez halde orda öylece dikilip kalmıştım.

Ardından kulağımda bir motor gürültüsü ve beraberinde bir fren sesi yankılandı...")


Yaklaşık iki saattir yürüyorduk.

Hava çoktan karamıştı. Şehirde şimdilik elektrik vardı ama yer yer, kısmendi bu elektrik. Cadde ve sokakların üzerindeki bazı elektrik lambaları yanıyor, bazıları yanmıyordu. Ya birisi kurşun almış oluyor yada devrilmiş oluyordu. Yada bir şeklide hırpalanmış. Hava açıktı. Ay vardı gökyüzünde. Yarım ay. Onunda aydınlığını yanımıza alarak sessiz ve hızlı bir şekilde şehir merkezine ilerliyorduk.

Yaklaşık iki kilometreden fazla olmuştu yürüdüğümüz. Beklide üç. Şehir merkezine bir o kadar daha vardı. Mümkün olduğunca yolun kenarından ve dikkat çekmeyecek şekilde yürüyorduk. Şu zamana kadar bir ucube grubu veya bir askeri devriye görmemiştik. Şehir merkezine yaklaştıkça bu durum ne olurdu bilemiyordum.

Burası, yaşadığım yer. Bu ilçe. Elli bin nüfusa sahip şirin bir beldeydi. Havasıyla, suyuyla, insanıyla ayrıydı. Yaşadığım bu şehirde, yirmi dokuz yaşında, askerliğini tamamlamış biri olarak böyle bir olaya maruz kalmak gerçekten çok tuhaftı. Ülkenin diğer şehirlerinde, sevdiğim insanlara ne olmuştu peki? Herkes ne haldeydi? Bunları düşünmenin yeri mi zamanı mı bilmiyordum ama aklımdan geçirmeden de edemiyordum. Kaldığım köyde öğretmen olarak görev yapıyordum. Aslında o işimde geçiciydi. İktisat bitirmiştim ben. Son iki yıldır memurluk sınavlarına giriyor, özel sektörde kendime bir pozisyon bulmaya çalışıyordum. Aslında çok yaklaşmıştım. Dağın başında iki günlük uykuya maruz bırakılıp uyanmadan önce, İstanbul'dan bir telefon almıştım. Bir kast ajansı beni ön görüşmeye çağırmıştı. Televizyonculuk, radyoculuk, iletişim. Bunlar benim alanlarımdı. Teknolojiye ve silahlara meraklıydım. Okulun bitmesine iki hafta kalmıştı. Haziran ayındaydık. Haziranın başı. Okulun bitmesini beklemeyip istifamı vermeyi düşünüyordum. İstanbul'a gitmeyi, kendime yeni bir sayfa açmayı düşünüyordum. Ta ki başıma bu olay gelene kadar... (Sanki bir tek benim başıma gelmiş gibi...)

KAOSHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin