"Zavallı Âdemoğlu... Rüzgârın masumca oynattığını düşündüğü o kuru çalılıkların içerisinde, aslında kendi masumluğunu ve canını vahşice elinden alacak olan o canavarı göremiyor. Bir de şu kabiliyetsizin etrafında çöreklenip 'Beni seç, beni seç!' diye yalvarmalarını anlamıyorum. O çamurdan yaratılmış biz ise dumansız ateşten... Biz değil, o bize köle olacak..."
— Mahzeri
Gecenin o cehennem sıcağı şokunun ardından, duaların koruması altında nihayet rahat ve etime dokunulmayan bir uykudan uyanmıştım. Bugün üzerimde tuhaf bir hafiflik vardı. Parşömenlerin kasvetinden bir an olsun sıyrılmak, dedemle babaannemden izin alarak bu kadim köyü ve konağın etrafını tekmaşına keşfetmek istiyordum.
"Günaydın canlarım!" diyerek neşeyle mutfağa girdim. Babaannemle dedemin o kırışık yanaklarına şefkatli birer küçük öpücük kondurdum. Bendeki bu ani neşeyi gören dedemlerin de yüzünde güller açtı, beni hemen zengin kahvaltı masasına davet ettiler.
Sıcak çayımdan bir yudum alırken, "Bugün biraz köyü tek başıma dolaşmaya çıkmak istiyorum dede," dedim. "Hem temiz hava alırım hem de benim için biraz değişiklik olur."
Bunu söyler söylemez dedemin o gülen yüzü aniden düştü. Dudakları gerildi, olumsuz bir cevap verip beni eve kilitleyeceğini hissettiğim an babaannem o tonton edasıyla araya girdi: "Aman bey, ne kadar üzerinde asırlık sorumluluklar olan, seçim hakkı sunulmuş bir kız olsa da, o da nihayetinde bir genç kız. Normal insanlar gibi çıkıp gezmesi, nefes alması gerekiyor. Bir kereye mahsus çıksın bence. Bir musibet olursa zaten kendi de bir daha dışarıya adım atmak istemez, değil mi Lidyacım?"
Gözlerim sevinçle parıldadı. Babaannem resmen arkamda sapasağlam bir duvar gibi duruyordu. Masum bir çocuk gibi kafamı olumlu anlamda sallayarak ona katıldığımı belirttim.
Dedem tabağındaki zeytine bakarak derin bir nefes aldı. "Tamam... Ama tek bir şartla," dedi. Meraklı gözlerle onun ağzından çıkacak o koruyucu kuralları beklemeye başladım.
"Evden asla fazla uzaklaşmayacaksın kızım. Ve köyün insanlarıyla pek yüzlü gözlü olmayacaksın. Buranın halkı biraz tuhaftır... Ben de gençliğimde bu kan davası ve İfrit olaylarını ilk yaşadığımda buraya kaçmıştım. Benim o dönemki cahilliğim ve seçimlerim yüzünden köy halkı çok büyük, çok kanlı sıkıntılar yaşadı. Sonrasında onlara elimden gelen maddi manevi tüm yardımları ettim, yaralarını sardım. Ama ne kadar baksam da, bana hala içten içe kin besleyen, o eski lanetin hesabını sormak isteyen yobazlar var. Sana zarar vermelerini asla istemem."
"Tamam dedeciğim, çok dikkat ederim," dedim içtenlikle. "Zaten amacım sadece kısa bir yürüyüş yapmak, insan arasına karışmaya hiç niyetim yok. Dün seninle gittiğimiz Taner Amca'nın bakkalına uğrar, dönerim."
Kahvaltı bittikten sonra masayı el birliğiyle topladık. Odama çıkıp üzerime o çok sevdiğim, ayak bileklerimi döven, siyah kumaşının üzerine küçük papatya motifleri işlenmiş tiril tiril elbisemi geçirdim. Aynanın karşısında saçlarımı düzeltip kafama siyah, dalgalı geniş fötr şapkamı taktım. Güneş gözlüklerimi de gözüme yerleştirerek kendimi o taş binanın dışına, Mardin'in yakıcı güneşi altına attım.
Yavaş yavaş köyün o merkez sokağına; kahvehanenin, bakkalın ve eski taş caminin olduğu o meydana doğru yürümeye başladım. Adımımı attığım an sokağın köşelerindeki köylülerin gözleri adeta etimi delecek gibi üzerime kilitlendi. Dün dedemle yürürken arkamızdan fısıldaşan o ürkek ve çekingen bakışlar hala üzerimdeydi.
O rahatsız edici bakışlara hiç aldırmadan, dün dedemin beni tanıştırdığı Taner Amca'nın o loş bakkal dükkanına daldım. Kapıdaki çıngırak sesini duyan Taner Amca, kır saçlarını kaldırıp bana baktı ve dün dedemin yanındaki halimi hatırlayarak yüzünde babacan bir tebessüm belirdi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Lidya
HorrorYaşamak, içindeki umutsuzlukla birlikte garip bir umuttur. Bu karanlıkla aydınlık arasındaki ince sınırda, ben, belki de başka bir dünyadan sıyrılarak bu dünyaya adım attım. Benim adım Lidya. Ben, karanlığın en derin köşelerinde saklanan, çoğu insan...
