"Ey iman edenler! Hep birlikte ve bütün varlığınızla İslâm'ın barış ve huzur iklimine girin. Şeytanın adımları ardınca gitmeyin; çünkü o, size apaçık bir düşmandır." (Bakara Suresi, 208. Ayet)
Ellerimi çenemin altına koymuş, gözlerimi bir an bile kırpmadan dedeme dikmiştim. Ağzından dökülecek her bir asırlık kelimenin, ruhumun bu zifiri karanlığındaki kaderimi nasıl aydınlatacağını büyük bir merakla bekliyordum.
Dedem çayından ağır bir yudum aldı, yüzündeki çizgiler derinleşti. "Seçimi neredeyse imkansız, çok vahşi bir durumun içerisindesin kızım," dedi, sesi oymalı odanın taş duvarlarında yankılanarak. "Bu durum çok büyük, kanlı bir karmaşaya yol açabilir. Çünkü o rüyalarında gördüğün, o parşömende okuduğun Mina'nın sahip olduğu Afaraid kabilesi, mevzu kötülük ve vahşet olduğunda sınır tanımayacak bir çiğliğe sahip. Kusursuz bir şerle, doğrudan şeytanın kendisiyle yarışacak düzeydeler. Öte yandan... O seni koruyan, adının Mahmut olduğunu söyleyen varlığın kabilesi ise tam bir muamma..."
Dedem bakışlarını masaya indirdi. "Geçen gece siz uykuya daldıktan sonra, buralardaki, ova etrafındaki tanıdığım Müslüman cin kabilelerine gizlice haber saldım, sordurdum. Mahmut ve onun soyu hakkında derin bir bilgi toplamaya çalıştım. Fakat tuhaftır ki, pek bir şey öğrenemedim. Tek emin olduğum şey; en az Mina'nın kabilesi kadar eski, kadim bir kabile oldukları ve şu an başlarında mutlak bir liderin bulunduğu... Ama o liderin kim olduğunu kimse fısıldamıyor. Kabilesinin sınırlarının çok büyük olduğunu, içlerinde inanılmaz bilge ve muazzam güçlü cinlerin barındığını öğrendim. Kime sorduysam, hangi rahmani kabileyi çağırdıysam bu genel bilgilerin dışına tek bir kelime bile çıkmadılar Lidya... Sanki hepsi o lisan üstü güçler tarafından dilleri mühürlenmiş, tembihlenmiş gibiydi. İçimi kemiren soru şu kızım: İyi ve Müslüman olan bir kabile, geçmişini ve kendi asıl kimliğini neden bu kadar derinlemesine saklar? Ve onca zaman, bizim soyumuzda bu lanetle doğan, ifritlerin elinde parça parça edilen o masum insanlara neden daha önce hiç yardım etmemişlerdi? Ben de işin içinden çıkamıyorum... Ama yakında, o reşitlik gecesinde her şey ya kanlı bir çözüme kavuşacak ya da tamamen zifiriye karışacak. Zamanı geldiğinde, o mühür patladığında göreceğiz."
Dedem elini bardağına sarıp hafifçe sıktı. "Kızım... Bu içindeki ve dışındaki karanlığı aşmanın bana göre tek şifası, tek mutlak yolu İslam'dır. Elhamdülillah Müslümanız; ama Müslümanlığı sadece dilimizle bir tekerleme gibi değil, tüm ibadetlerimizle, etimizle ve ruhumuzla nüksetmeliyiz ki o canavarların karşısında birer kaya gibi durup huzura erişebilelim. Namaz ve oruç, bu kalenin en sarsılmaz temelleridir. Peygamber Efendimiz'in 'Her kim beş vakit namazı tam olarak hakkıyla eda eder ve vaktinde kılarsa, kıyamet gününde Allah ona azap vermeyeceğine dair söz verir.' hadisini unutma. Ve yine buyrulmuştur ki; 'Kim Allah rızası için bir gün oruç tutarsa, Allah o bir güne karşılık o insanın yüzünü cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar.' Namaz ve oruç, insana o ebedi cennetin kapılarını sonuna kadar açar kızım."
Ses tonundaki manevi güç odayı doldurmuştu. "Sıfatlarıyla birlikte tek, ortaksız ve asla taklit edilemeyecek olan Allah-u Teâlâ'nın kudreti öyle büyüktür ki Lidya... Bak, günümüz dünyasını görüyorsun; herkes estetik operasyonlarla, kibirle birbirine benzemeye, sahteleşmeye başladı. Oysaki Rabbim her bir kulu, her bir canlıyı özenerek birbirinden tamamen farklı, kendine has bir güzellikte yaratmıştır. Dünyanın hali ortada... Yapılan zulümler, insanların hırsları, fıtratlarından çıkıp saptıkları o iğrenç haller ve doğaya, masumlara verilen o çiğ zararlar... Allah-u Teâlâ o kadar sabırlı, o kadar merhametli ki, herkesin yaptığı her bir günahı, her bir vahşeti kıyamet günündeki o büyük mahkemeye kadar sabırla kayıt altında tutuyor. Düşün bir... Ya biz insanoğlu o sonsuz güce sahip olsak ne yapardık? En ufak bir isyanda dünyayı anında yerle bir ederdik değil mi? İşte Yaratıcının, mutlak olan Allah'ın kudreti ve sabrı bu kadar büyük, bu kadar sonsuzdur. Biz de bu taş konakta, bu lanetin ortasındayken İslam'ı kusursuza yakın bir adanmışlıkla yaşayabilmeli, Peygamberimiz 'in (S.A.V.) o nurlu yolundan milim sapmamalıyız. Ancak bu şekilde, karşımıza ne kadar büyük bir şer ordusu çıkarsa çıksın, ne kadar kanlı kabuslar yaşarsak yaşayalım, dinimiz ve ibadetlerimiz ruhumuzdaki o yaralara merhem olacak, bizi o dipsiz kuyudan çekip alacaktır..."
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Lidya
TerrorYaşamak, içindeki umutsuzlukla birlikte garip bir umuttur. Bu karanlıkla aydınlık arasındaki ince sınırda, ben, belki de başka bir dünyadan sıyrılarak bu dünyaya adım attım. Benim adım Lidya. Ben, karanlığın en derin köşelerinde saklanan, çoğu insan...
