Cinnia'nın Maskesi

154 43 5
                                        

"Gecenin o zifiri karanlığında, şehvetle ve açlıkla avını bekleyen yaratıkların hükmettiği tekinsiz bir dünyada yaşıyoruz. Bu mahluklar, insanların en karanlık korkularını, zihinlerinin en mahrem ve kirli anılarını bir fahişe gibi soyup izlerler. İşte bu yüzden, seninle aramda kurulan bu asırlık bağ, beni dahi derinden etkiliyor, iştahımı kabartıyor.

Evet, biz çok farklıyız; damarlarımızda akan o buz gibi soğuk kan kütlesinden, göz bebeklerimizin dipsiz derinliklerine kadar... Ancak senin o 'Cinnia' ile kurduğun bu dostluk, bana nefesimi kesen, etimi yırtan soğuk bir kış rüzgârı gibi geliyor. Sen onu henüz tam olarak tanımıyorsun Lidya. Oysa o, şu an bile ruhunu bir kitap gibi okuyor, damarlarında akan o sıcak, taze kanın ritmini hissediyor. Kâbuslarını, en karanlık, kendine bile itiraf edemediğin arzularını ve en çiğ korkularını biliyor. Fakat sen, sadece onun sana göstermek istediği o masum, büyüleyici maskeyi görüyorsun. Unutma; bu, etin ve ruhun parça parça edileceği en korkunç oyunun oynandığı ilk sahne.

Karanlık, dipsiz bir kuyunun dibinde onunla kurduğun bu bağ, seni her saniye daha da derine çekiyor. Onun varlığı, hücrelerine sızan yavaş bir zehir gibi; her gece, zifiri karanlıkta fısıldadığı o büyüleyici kelimelerle zihnini felç ediyor, ruhunu tutsak alıyor. Ve bilmelisin ki Lidya; bu topraklarda, zifiri karanlığın altında, hayal bile edemeyeceğin aç canavarlar dolaşıyor. Çünkü bu hayatta, bilinmeyenin o dehşet verici derinliklerinde, her vahşet mümkündür... Ve sen, bu karanlıkta çoktan kayboldun."

Dedemin yüzündeki o çıplak, çiğ tedirginliği görmemek için kör olmak gerekirdi. Konağın kapısının eşiğinde durmuş, az önce fıstık ağaçlarının altındaki o dumansı karaltıya bakıyordu. "Belki de eski köy hikâyelerinden, geçmişin lanetli bir anısından bir şeyler hatırlamıştır," diye avutmaya çalıştım kendimi.

Babaannemin o sıcacık, anaç gülümsemesiyle taş evin içine adım attım. Ağır ahşap kapı arkamızdan kapandığı an, mutfaktan yayılan taptaze, baharatlı yemek kokuları burnumu okşadı. Yüzümde uzun süredir ilk kez gerçek bir gülümseme belirdi. Annemin mutfağına hiç benzemeyen, bu topraklara has o kadim lezzetleri gerçekten çok özlemiştim.

Ağır ve sessiz geçen akşam yemeğinin ardından, içimdeki boğucu havayı dağıtmak için geniş taş balkona çıktım. Hava, İstanbul'un isli havasından sonra mis gibi, tertemiz ve keskindi. Ancak, balkonda oturduğum yerden köyün hemen ilerisinde devasa bir duvar gibi yükselen o zifiri ormana baktığımda, göğsüme bir ağırlık çöktü. Gün batımının o kan kırmızısı ve turuncu ışığı altında, orman adeta canlı, nefes alan bir canavar gibi gizemli ve tekinsiz gözüküyordu.

Derin bir nefes alıp gözlerimi ağaçların gölgelerine diktim. Tam o anda, ormanın kalbinden gelen sert, uğultulu bir rüzgâr yüzüme çarptı. Rüzgarla birlikte ağaçların dalları çılgınca sarsılırken, o zifiri karanlığın tam içinde, iki sapsarı ve kan kırmızı gözün bana kilitlendiğini gördüm!

Dehşetle gözlerimi kırpıştırdım. Kafamı salladım. Gözlerim bana oyun oynuyor olmalıydı, yorgunluktandı... Ancak tam o sırada, insan formunda ama uzuvları çarpık kapkara bir şey, ağaçların arasından fırladı ve rüzgârın uğultusuyla birlikte ormanın derinliklerinde iz bırakmadan kayboldu.

Aniden tenimde çıldırtıcı bir serinlik hissettim. Bu, sıradan bir akşam rüzgârı değildi. Bu, adını koyamadığım, bu topraklara binlerce yıl önce gömülmüş eski, çürümüş bir enerjiyi taşıyan esintiydi. Tüylerim diken diken olmuşken, arkamdan gelen babaannemin sıcacık sesiyle irkilerek kendime geldim.

Yemek sonrası çayını tepsiyle getirmiş, yanıma oturmuştu. Fakat ne kadar gülümsemeye çalışsa da, gözlerindeki o saklanamaz endişe ve tetikte bekleme hali, beni rahatlatmaktan çok uzaktı. Sanki her an bir şeylerin saldırmasını bekliyor gibiydiler.

LidyaBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin