Dış kapının önünde, o asırlık koruma alanının hemen ardında durmuş, o vahşi ve yırtık haykırışıyla doğrudan zihnimi tırmalıyordu. Nurdan muhafızların arkasından, zifiri dumanların arasından o kor alev gözlerini doğrudan gözlerime dikmişti. Attığım her adımdan haberdardı.
"Tekrar geleceğim Lidya... Ve o reşitlik gecesi mühür patladığında, seni o fani etinle birlikte buradan almadan gitmeyeceğim... SEÇİLMİŞ KORKAK!"
Mahzeri'nin o kibirli, sadist fısıltısı gecenin zifiri karanlığında kaybolurken, beynimin kıvrımlarında sürekli aynı lanetli cümle tempo tutuyordu: Seni almadan gitmeyeceğim... Korku, bir zehir gibi damarlarıma sızmıştı. Sahiden beni o dipsiz kuyunun içine çekebilir miydi? Bu mühürlü evin fiziki duvarlarını aşma şansı var mıydı?
Buraya, bu kadim topraklara adım attığım ilk günden beri yaşadığım her dehşeti tek tek tarttım kafamda. Annemle babam beni buraya, dedemin o dualarla örülü güvenli kalesinde saklanıp hak yolunu seçeyim diye göndermişlerdi. Ama ben... Ben o lütuf denilen asırlık belanın haricinde, kendi merakım yüzünden çok daha çiğ bir bataklığa batmıştım. O uçurumun kenarındaki harabede, Mahzeri'nin o Marid kabilesinden bir cana kıymıştım; bir mahlukun kanını akıtmıştım. İşte bu yüzden Mahzeri bana bu kadar kolay yaklaşıyor, benden o intikamın çiğ bedelini tahsil etmek istiyordu. Evimizin dış kapısına kadar gelip o taklit oyunuyla içeri sızmaya çalıştığına göre, amacı sadece beni öldürmek değildi; ruhumu ve bedenimi ebediyen kendi şehvetli mülkü yapmak, bana acıyı parça parça tattırarak çıldırtmaktı. Gitgide cesaretleneceğime, ruhumun gitgide daha korkak ve savunmasız bir fahişeye dönüştüğünü hissediyordum. Yatağımın üzerinde, dizlerimi göğsüme çekmiş halde bu dipsiz düşüncelerle sayıklayarak sabahı ettim.
Güneş o fıstık ağaçlarının arkasından ağır ağır yükselirken yataktan kalktım. İçimdeki o buz gibi havayı dağıtsın diye ocağa çayı koydum, kahvaltı masasını hazırladım. Ben mutfakta tabakları dizerken, dedemle babaannem de odalarından çıkmışlardı.
Babaannemi izledim. Bu eve geldiğimden beri bana ne kadar sıcakkanlı, ne kadar tonton davransa da, aslında benimle kurduğu o diyaloglar hep çok sınırlı, hep kaçamak ve azdı. Küçüklüğümden beri bu mesafeyi hep hissederdim ama o zamanlar çocuk aklıyla bunun üzerinde durmaz, yaşlılığına verirdim. Ama bugün... Bugün içimdeki o şüphe canavarı uyanmıştı. Merakımı yenip onunla baş başa kaldığımda neden bu kadar sessiz olduğunu, geçmişteki o büyük sırları soracaktım; hem belki böylece zihnimi kemiren o Mahzeri korkusundan biraz olsun uzaklaşırdım.
Kahvaltı masasına oturduğumuzda, uykusuzluktan göz kapaklarım tonlarca ağırlıkla aşağıya düşüyordu, canım tek bir lokma bile istemiyordu. Çatalı tabağın kenarına vururken, bendeki bu bitkin hali ve titreyen ellerimi dikkatle inceleyen dedem söze girdi:
"Ne oldu kızım? Yine mi o sesler musallat oldu sana? Benden sakladığın, bana söylemediğin kanlı bir şeyler mi var?"
"Hayır dede, bir problem yok," dedim, sesimi güçlü tutmaya çalışarak zoraki bir tebessüm takındım. "Sadece... Dün akşam uyku tutmadı bir türlü. Sabaha kadar o parşömenlerdeki şer odaklarını, kanımdaki o lütuf meselesini düşünüp durdum. Hala korkunç bir kararsızlık içindeyim. Seçme vakti, o reşitlik gecesi her saniye yaklaştığı için artık gecelerimi doğru karar vermek adına ibadetle ve düşünerek geçiriyorum. Uykusuzluğum sadece bu yüzden."
Dedem derin bir nefes alarak bardağını bıraktı. "Karar verme aşamasına gelmen, o nurlu tarafı tartman beni ziyadesiyle sevinçle doldurdu Lidya. Ama o fani zihnini bu kadar çok yorma; uykusuz kalırsan düşüncelerin zayıflar, o şer odaklarının negatif fısıltılarına açık hale gelirsin."
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Lidya
KorkuYaşamak, içindeki umutsuzlukla birlikte garip bir umuttur. Bu karanlıkla aydınlık arasındaki ince sınırda, ben, belki de başka bir dünyadan sıyrılarak bu dünyaya adım attım. Benim adım Lidya. Ben, karanlığın en derin köşelerinde saklanan, çoğu insan...
