7: today he drew his lover on a paper.

68 5 8
                                    

Boyalarını, fırçalarını ve tuvalini dikkatlice pencere önüne yerleştirdi. Aydınlık gökyüzü, güneşin selamıyla geniş odayı aydınlatırken Jongdae tuvalin önüne çektiği sandalyesine oturdu. Kirlenmesini dert etmeyeceği kıyafetlerini giymişti bugün. Özel bir portre yapacaktı, öyle özeldi ki bu portreyi en güzel hâliyle ortaya çıkarabilmek için paraya kıyıp kaliteli malzemeler bile almıştı. Hatırlayabildiği tek bir suretti. Aylarca aklının en köşelerine dek ev sahipliği yapan o kadının simasını unutmak, mümkün müydü? Her bir ayrıntı, Jongdae'nin parmaklarının arasında tuttuğu fırça; kendinden bir şeyleri bırakmak için tuvale değmeyi bekliyordu.
İlk çizgi, ilk renk ve ilk hat kağıtla buluştu.

Hafif rüzgârın esintisi birkaç saniyeliğine kuvvetle tülü havalandırınca mistik bir koku etrafta kendini belli etti ve ruh usulca odanın içinde gezinmeye başladı.
Chen, fark edilmeyişiyle anlık şaşırmış olsa bile bu uzun sürmedi. Kim karşısında elleri, kıyafetleri tamamen boyayla kaplı bir şekilde resim çizen birini görse aynı şeyi düşünürdü. Ne çizdiğini merak ederek yaslandığı pencereden sırtını ayırdı ve orada bulunduğunu belli etmeden yanına yürüdü.

Jongdae uzun süre çizim yapmaktan ağrıyan bileğini ovuşturdu fakat yine de kaldığı yerden devam etmeye kararlı görünüyordu. Bu portre bitmeden asla 'tamamlanmış' hissetmeyecekti ve bunu gerçekleştirene dek durmayacağını kendine hatırlattı. Yüzündeki gölgelere, saçlarındaki aydınlık bölgelere birkaç detay ekleyince eserin son hâline bakmak için yorgunca arkasına yaslandı.

Biraz daha yaklaştığında anlayabildi, kardeşinin çizdiği şeyin Lophenia'nın portresi olduğunu. İçi, gördüğü acı verici portreye öfkeyle kabardı. Nasıl bu kadar kör ve ahmak olabilirdi? Sinirden titrediğini hissettiği vücudunu umursamadı, buz gibi bir ifadeyle kardeşine baktı. Lanet etti, o görüntü karşısında. Oracıkta portreyi yakıp parçalamak istedi. Belki de ilk defa Dae için, o ışıltıyla parıldayan göz bebeklerinin bir gün ruhu gibi kapkara olmasını istedi.

Fakat sadece istedi.

Her zamanki gibi.

Peki nedendi bu öfke, niçin bir lav gibi etrafa zararıyla saçılıyordu bu kini? Gözlerine bakmaya korkardı insan, insan suretiyle dikilmiş olsaydı eğer Chen tam ikizinin birkaç adım ötesinde.

"Çizdiğin şey ne?"

Jongdae yaklaşık yarım gün ortalıkta olmayan ikizinin sesini duyduğunda afallayıp toparlandı ve gözlerini portreden ayırdı. Kafasının içinde yankılanmış ikizinin sesinde buz gibi bir soğukluk vardı ve nedenini anlayamamıştı.

"Onu çizdim. Lophenia'yı." Gözleri parıldıyordu.

"İyi."

"Ne bu tavır? Bir şey mi oldu?" dedi Jongdae kaşlarını kaldırıp. Hep umutsuz bir vaka gibi olmasına alışıktı ancak bu biraz farklı mıydı ne?

Chen hafif alay dolu bir tonda "Şimdi mi aklına düştüm, Dae bey?" deyince Dae tüm dikkatini ikizine yoğunlaştırdı. Bu tavrı hak edecek bir şey yaptığını kesinlikle düşünmüyordu ve inanamayarak gözlerini açtı.

"Tabii ki seni düşündüm, Chen. Sabah sana seslendim ancak cevap vermedin. Ben de her zamanki gibi tavırlısın zannettim. Hem.." biraz duraksama ihtiyacı duydu çünkü aklında hâlâ yerlerine oturmamış birtakım şeyler vardı.

"Sanki hafızamda son 2 gün yokmuş gibi hissediyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Daha bu sabah geç kaldım diye hazırlandım ama bugün cumartesiymiş. Tanrım ben en son perşembe günü yattığımı hatırlıyorum."

"Bana seslendiğini duymadım." dedi. "Ve bence rüyaların seni bu kadar çok bitkin düşürüp uyutuyor. Eskiden de böyle geç kalırdın."

"Saçmalama, öyle bir şey değildi bu Chen." Jongdae başından savar gibi elini salladı ve boyaya batmış elini mendille temizlerken cevapladı.
"Sen neredeydin?"

"Senden ne kadar uzağa gidebildiğimi ölçüyordum tüm gün." diyerek güldü. Gerçi, gerginliğin hat safhada olduğu bu odada tek gülüşün kendisine ait olduğunu fark ettiğinde ona dik dik bakan ikizine kendisini açıklama ihtiyacı duydu. "Şakaydı, gül diye söyledik." dedi ancak sesinde hâlâ alaycı bir ton hâkimdi.

"Bir daha böyle habersiz ortadan kaybolma. İnsanı sinir ediyorsun."

"Olur paşam, çetele tutayım onu da ister misin?"

"Hâlâ dalga geçiyorsun Chen."

Chen her ne kadar Dae ile uğraşmaktan zevk alıp homurdanmasını izlemeyi bir rutin hâline getirmiş olsa bile bu durum karşısında onun haklı olduğunu biliyordu. Onu duymalıydım, diye geçirdi içinden. Şimdi kardeşi tam olarak kuruması için tabloyu duvarın kenarına çekmiş, temizlenmek için banyoya gitmişti bile.

Kardeşi yanından geçip giderken hiç görmediği siyah saçları hafifçe alnına düştü, kimse bu görüntüyü görmeyecekti. Gözleri ölü bir yüzeye sahip aynanın üzerinde gezinirken boşluk dışında bir şey göremedi. Ne bir yansıma ne bir silüetti gördüğü. Sadece bir yatak ve bir de ahşap masaydı görünen. Sanki ayna kendi varoluşunun silüetini reddediyordu ve bu çok acımasızca hissettirdi.

Kendisi de bir gün unutur muydu neye benzediğini?

Çabucak def etti bu düşünceleri aklından, korkmuştu bunları zihninde yaşatmaktan. Yorgun, bitkin biraz da suçlulukla omuzları düştü. Koskocaman bu oda ne kadar da ağırdı şimdi onun penceresinden. Gözleri portreye kaydığında acı dolu bir gülümseyiş belirdi dudaklarında. Uğursuz bir şey görmüş gibi gözlerini çekti. Jongdae'nin duş aldığını anladığı su sesini duyduğunda umutsuz, düzensiz adımları oturma odasına doğru yöneldi.

Bir yabancı gibi, kimsenin bilmediği ancak onların yanında yaşayan, yiyen, uyuyan, konuşan bir yabancı gibi yürüdü.

Babaannesi her zamanki gibi koltukta uyuyakalmış, üzerine aldığı örtü kucağında toplanmıştı. Etrafına baktı, annesinin odada olmadığına emin olduktan sonra kucağındaki örtüyü tekrardan babaannesinin üzerine örttü. Hafifçe kıpırdandığında Chen çabucak geri çekildi. Onu uyandırmaktan korkmuştu. O sırada annesinin odaya girdiğini gördü. Sanki her şeyi görmüş gibi, yakalanmış bir çocuk gibi kalbi atmaya başladı endişeyle. Duruşunu dikleştirip ona baktı. Annesinin hiç oralı olmadan başka işler ile uğraşmasına alışıktı bunca yıldır, onun gözlerinin içine bakarken asla buluşmayan o gözlere bakmayı sürdürmeye devam ediyordu yine de. Yanından geçip giderken tüm çocukluğunun da beraberinde kaybolup gittiğini hissediyordu her seferinde.

Bunca yıldır kendisinin ebeveyni olmak, ne kadar da katlanılamayacak seviyede zordu. Onun da başının şefkatle okşanmasına ihtiyacı vardı ve annesinin sıcak kucağında uykuya dalmayı en az Jongdae kadar kendisi de hak etmiyor muydu?

Her çocuk gibi korktuğunda, incindiğinde koşarak annesine gitmek onun da hakkıydı.

Şimdi annesiyle tesadüfen bile göz göze gelmiyordu. Çünkü Chen, Jongdae dışında kimsenin hayatında; sohbetlerinde, zihinlerinin en kuytu yerlerinde bile var olmamıştı. Onların hayatlarının bir sahnesinde figuran olarak bir adı bile yoktu. Omuzları gibi başı da önüne düştü üzüntü ve sıkıntıyla. Ne kadar yerle bir olabilirse bir insan, o kadardı işte. Ne hissettiğini artık kendisi de bilemiyordu.

Koca bir boşluk, içinde kendisi mi duruyordu?

Neden güçlü gibi davranmak zorundaydı, her seferinde o karmaşık yerde tek olduğunu bile bile?
Gözyaşları mı süzülüyordu yanaklarından çenesine doğru tam emin olamadı fakat bir şeyden kesinlikle emindi; acı çekiyordu, ziyadesiyle.

Dağılmış bir ruh, beraberinde çocukluğunu da yanına alarak odadan süzülüp gitti.

Komodinin üzerindeki not defteri rüzgar ile sayfalarından temiz bir kenar bulana dek savruldu ve eline aldığı ilk kalemi parmak uçları acıyana dek bastırarak, içindeki acıyı akıttığını hissederek yazmaya başladı. Daha sonrasında Chen, kendisinin bile unutacağı bir köşeye buruşturup atacağı kağıdın üzerindeki cümleyi okurken gülümsemişti.

"- gözlerimi kapattığımda göz yaşlarım süzüldü, her gün cehennemi yaşadığımı fark ettim."

Dream: Under The Souls / Jongdae x ChenHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin