Taehyung, bir an bile tereddüt etmeden kılıcı Bichen'i kınından fırlattı. Kılıç, karanlık havayı yaran bir yıldırım gibi döndü; etrafını saran askerlerin ve Zuhuli'nin çevresinde dairesel bir tur attı. Ardında bıraktığı metalik iz, aniden yükselen gri bir sis bulutuna dönüştü.
Bir anda ortalığı yoğun bir pus kapladı. Görüş sıfıra indi, nefesler birbirine karıştı. Askerler şaşkınlıkla bağırırken, adımlarını kaybettiler. Kılıç sesinin yankısı kaybolduğunda Taehyung da yok olmuştu - sanki sis onu yutmuştu.
Askerler toparlanmaya çalışırken biri öne atıldı, "Peşine düşelim!" diye bağırdı.
Ama Zuhuli'nin soğuk sesi, o sisin içinden yankılandı:
"Durun."
Bir anlık sessizlik çöktü. Herkes nefesini tuttu. Zuhuli'nin gözleri karanlıkta parlıyordu.
"Bırakın gitsin," dedi alaycı bir tebessümle. "Gitsin de... bulutlu kanyondaki mezarı görsün."
Bu söz, havadaki sis kadar ağır bir anlam taşıyordu. Askerlerin yüzleri soldu, biri istemsizce yutkundu. Kimse ne demek istediğini sormaya cesaret edemedi.
Zuhuli'nin dudak kenarı kıvrıldı, sesi bu kez neredeyse fısıltıya dönüştü:
"Orada onu bekleyen şey... yaşayanlardan daha tehlikeli."
Rüzgâr, sisin arasından uğuldadı. Uzaktan, Bichen'in metal sesi bir kez daha duyuldu - ama bu kez yankı bir fısıltı gibiydi.
Taehyung artık görünmüyordu.
Yalnızca karanlığın içinde kaybolan bir gölge ve ardında bıraktığı ölüm sessizliği kalmıştı.
Jungkook, içini kemiren o geçmek bilmeyen telaşla daha fazla dayanamadı ve amcasıyla konuşmaya karar verdi. Derin bir nefes alıp kapıyı tıklattı. Odaya girdiğinde, amcası Jung Han Su eski bilgi kitaplarından birini okuyordu. Fakat yüzündeki gergin çizgiler, onun da huzursuz olduğunu açıkça belli ediyordu.
Jk: Amca...
Seninle bir şey konuşmak istiyorum.
Jhs: Jungkook, ne oldu? Seni böyle telaşlandıran nedir?
Jungkook, yaşananları bir bir anlattı. Gözleri dolmuş, sesi yer yer titremişti. Ancak amcası sessizce dinledi, yüzündeki ifade hiç değişmedi - sanki zaten her şeyi biliyor gibiydi.
Jhs: Aslında her şeyden haberim var. Buraya gelmeden önce Kim klanı liderinden bir mektup aldım.
Savaş... yakında başlayacak.
Jk: Amca, ben... endişeliyim.
Jhs: Benim de içim hiç rahat değil, ama yapacak bir şeyimiz yok.
Klanımızı tehlikeye atamayız.
Yarın Wen klanına derse gideceksiniz. Hazırlan.
Jk: Ama amca...
Jhs: Jungkook, orada size neler yapabileceklerini az çok tahmin ediyorum.
Ama bu... klanımızın geleceği için.
Jk: Haklısın, amca.
Jungkook sessizce başını eğdi. Kalbinde fırtınalar kopuyordu. Adımlarını ağır ağır sürükleyerek odasına döndü.
Kapıyı kapattığında, tek duyduğu şey kalbinin hızla atan sesi ve yaklaşan fırtınanın sessiz uğultusuydu.
Namjoon ve amcası, beyaz ve açık mavinin soğuk huzuruyla döşenmiş odada derin meditasyonun kıyısındaydılar. Enerjileri sanki duvarlara işlenmişti; nefesleri sessiz bir ritim tutuyordu. Bir anda amcanın boğuk bir öksürük duyuldu - ardından parlak kırmızı bir iz gibi ağzından kan sıçradı. Namjoon'un dünyası keskin bir sessizliğe büründü.
Nj: Amca, iyi misin?
Kjh: Yaşlandım, Namjoon. Çok zamanım yok artık.
Henüz sözünü bitiremeden kapı hızla çarptı; üç dört asker soluk soluğa içeri daldı, yüzleri korku ve yorgunlukla çizgiliydi.
Asker: Efendim... Wen Klanı-Zuhuli... Burada. Her yeri yerle bir ettiler!
Kjh: Korkulan oluyordu.
Nj: Amca, hemen buradan ayrılalım!
Kjh: Hayır. Sen git.
Nj: Amca lütfen-
Kjh: Ben burada kalıp atalarımızın emanetini koruyacağım.
Nj: Amca, hayır git lütfen!
Kjh: Namjoon, ben yaşlıyım artık. Benim ölmem hiçbir şeyi değiştirmez. Sen bu klanın gelecek liderisin. Öğretilerimiz senden sonra sürmeli.
Namjoon gözyaşlarını hızla sildi ve ayağa fırladı. Kütüphaneye koştu; raflardan değerli kitapları, sararmış parşömenleri topladı. Kapıdan dışarı adım attığında dünya değişmişti: beyaz taşlar kan lekeleriyle kontrast oluşturan bir hal almış, mavi gökyüzü dumanlarla bulanmıştı. Hava metalik bir koku taşıyordu.
Nj: (içinden) Klanımız... nasıl bu hale geldi?
Klan Üyesi: (yaralı halde) Yollar kapalı... Cesetler her yerde...
Namjoon kalbi buz kesildi ama aklı netti. Amcasının emrini dinlemedi; ona bakıp başını salladı. Kjh dışarıdaki manzarayı görünce omuz silkti ve nihayet kabul etti. Kalanlarla birlikte Namjoon, kütüphaneden çıkıp soğuk mağaranın karanlığına doğru çekti hepsini.
Mağaranın girişi buz tutmuştu; efsaneler doğruydu - dışarıdakiler bandansız içeri giremezlerdi. Sığınak kısa bir güven hissi verdi ama huzur geçiciydi. Zuhuli, klanın peşindeydi; dışarda bir kaos kırbacı gibi dönüyordu.
Wz: Konuş, nereye kayboldular?
Nam He: (titreyerek) ...Bilmiyorum. Lütfen...
Wz: Konuşmazsan kafanı koparırım; yıllarca bu kanyonda parçalarını ararlar.
Nam He gözlerini kırpıştırdı, ter damlaları yüzünde gezindi. Herkesin ruhu bir an için dondu - içerideki sessizlik, dışarıdaki uğultu ile çatışıyordu. Namjoon, kütüphaneden çekilip mağaranın gölgesine baktı; içindeki öfke ve kararlılık bir kıvılcım gibi alevlendi.
Nj: Bizi burada bulacaklarsa, onların bedelini ağır ödetiriz.
Dışarıda Zuhuli'nin bağrışları yükseldi; taşlar çöktü, bir birlik saldırısı daha yaklaşıyordu. Namjoon sessizce elini yumruk yaptı, gözlerinde buz gibi bir kararlılık parladı. Mağaranın derinliklerine doğru adım attı - karanlıkta planlar, tehlikeler ve ölümcül bir mücadele başlamak üzereydi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
DARK WHISPER- TAEKOOK
FanfictionJungkook son kez, kalbinin en derininde taşıdığı aşkın sahibine baktı. Gözleri Taehyung'un gözlerinde kaybolurken dudakları titredi, sesi boğazında düğümlendi. Jk: "Söz veriyorum Taehyung... Ne olursa olsun, 16 yıl sonra senin için geri döneceğim. Y...
