XI

6.9K 586 80
                                        

Y/N : Heyyo. Bölüme geçmeden önce kısa bir şeyi açıklığa kavuşturalım. Bu hikayenin okuyucuları arasında yazı yazanlarınız varsa beni daha iyi anlayacaklardır, yazmak, yeni bir şeyler üretmek, onu beğenip herkesle paylaşılabilir duruma getirmek stresli bir süreç. Elimden geldiğince güncel tutuyorum hikayeyi, ancak ortaya güzel bir bölüm çıkartmak için yazı yazma modunda olmak gerekiyor. Her zaman içinde olduğum bir mod değil, ve zorlayarak yazdığımda yazdığım bölümleri yakmak istiyorum. O yüzden lütfen, "Yeni bölüm!!!111!!" şeklinde heyecanlanmazsanız, daha rahat, daha şık, özenli bölümler gelebilir. Okuduğunuz için çok teşekkürler. Lütfen yorumlarınızı hiç eksik etmeyin. <3

-------

"Luke, yağmur yağıyor. İzin ver de seni ben bırakayım." 

Beş dakikadır kapının önünde dikilerek bu gereksiz tartışmayı sürdürüyorduk. Aslında ortada bir tartışma bile yoktu, ben sadece Ezra'nın taramalı tüfek gibi konuşmasını seyrediyordum, cevap vermediğimden bana kızıyor olmalıydı.

"Hasta filan ol-"

"Seninle gelirsem susar mısın?" Sağ elimle alnımı ovarken konuştum. Başım ağrıyordu ve konuşacak modda değildim. Ne zaman konuşacak modda oldum ki?

"Kabul." Sırıtarak elimi tuttu ve beni hızlı bir şekilde arabasına doğru sürükledi. Bunun böyle olacağını tahmin etmeliydim. Beni öptüğü için aramızdaki bütün duvarları yıktığımızı zannediyordu, tabii ki de bu doğru değildi. Tamamen hata yapmıştım, her şeyi berbat etmiştim ve bunun içinden nasıl çıkacağımı düşünmek için enerjim yoktu.

Aramızda her zaman mesafe olacaktı. Benden bıkmasını beklemek zorunda kalacaktım. Bu, parçası olmak istemediğim bir süreçti. Daha önce onlarca kez tecrübe ettiğim, elimden geldiğince uzak kalmaya çalıştığım, arkadaş edinip, onların benden uzaklaşmasını seyretme süreciydi bu. 

Belki de benden bıkmazdı?

Arabaya bindiğimizde direk arabayı çalıştırmak yerine bana baktı. 

"Hasta olmana izin veremezdim." Dudaklarındaki ufak gülümseme, her ne kadar bir şey hissetmediğime yemin etsem de, bunun doğru olmadığını hissetmeme neden oluyordu. Kime, neye dönüşüyordum ben? Bu bana sadece acı getirecekti. Örümcek ağına yapışıp kalmış bir sinek gibi hissettim kendimi. Uçmaya, kaçmaya alışkındım, ancak beni isteğim dışında olduğum yerde tutan bir engel vardı. Sinek, örümcek ağında takılı kalmaya o kadar alışırdı ki, önündeki tehlikenin farkına varmazdı. En sonunda bu hainliğe yemek olurdu. 

"Pişmanlık duyuyorsun." Ezra konuşana kadar bunca zamandır sessiz olduğumuzun farkında değildim. Araba hala çalışmıyordu. Bir şey söylemek için ağzımı açtım ancak beni durdurdu.

"Önemli değil." Güven verici ve inandırıcı gülümsemesinin ardında ne gizlediğini bilmek imkansız gibiydi. Numara yaptığını biliyordum. O da benim bildiğimi biliyordu. Kırık parçalarını bir araya getirmek için o kadar çabalamıştı ki, tamamen bir araya gelse de, kırıldığı yerlerin hala gözle görülebilir olduğunu unutmuştu. 

Aramızda bir fark daha vardı, o da sakladığımız hislerdi. O, bilmediğim bir sebepten dolayı mutsuz olduğunda bunu saklamayı tercih ediyordu. Ben ise mutlu olduğumda bunu saklamayı tercih ediyordum. Bence bu, ikimiz hakkında da, ortaya bir çok şey döküyordu.

Hani hep derler ye, en içten, en gürültülü, en çok gülen insanlar, yalnız kaldıklarında en çok ağlayan insanlardır diye, belki de Ezra'nın mutlu rolü altında yatan da buydu. Ancak tam çıkartamıyordum. Her şey olabilirdi, söz konusu oydu ne de olsa.

 Biz bir kelime daha etmeden geçti gitti araba yolculuğu. Onu böyle sessiz, dalgın görmek bana garip bir his veriyordu. Kalkıp ona vurasım ve kendisi gibi davranmasını söyleyesim geliyordu. Nedense bu, acı verici ancak olası bir düşünceyi uyandırdı bende. Belki de gerçek hali buydu. Bütün o mutlu, dışa dönük, umursamaz, barışçıl maskesinin altında sessiz bir ruh yatıyordu.

"Ezra.." Mırıldandım ancak sesim daha çok mızmızlanan bir anaokulu öğrencisininki gibi çıktı. Onu böyle görmek sinir bozucuydu. Uzandım ve onun yanağını dürttüm.

Bana dönerek gülümsedi. Elleri, tuttuğu direksiyonun üzerinde dans ederken, yüzündeki gülümseme çabucak silindi. Derin bir iç çektikten sonra başımı çevirerek camdan dışarıya baktım. Arabayı sürmesi gerektiğinden daha hızlı sürüyordu, bu da ağaçların bulanıklığa karışarak görüş alanımdan çıkmasına, başımın dönmesine neden oluyordu.

Bir şey söylemek istiyordum, ancak sonra hiçbir şey demek istemiyordum. Tanıdık sokağa girdiğimizde kalbimde ne olduğunu bilmediğim bir his oluştu. Onun özenle sınırlandırılmış yüz hatlarına ev sahipliği yapan suratını ellerimin arasında alıp öpmek, ondan özür dilemek istedim. Artık kendimi tanıyamıyordum. 

Araba durdu. Hiçbir şey söylemedi. İnmemi bekliyor olmalıydı. Her ne kadar bir şey olmasını dilememiş olsam da, böyle bir son hayallerimi yıktı. Bunu inkar edemezdim. 

"Yarın görüşürüz?" Bir cümleden çok, soruydu bu. Emin olmak istiyordum. Belki de onu öpmekten sonra yaptığım ikinci hata da pişman olmuşum gibi davranmamdı. Pişman mıydım? Yoksa büründüğüm rol icabı mı böyle hissediyordum?

Eğildi. Teninin kokusunu asla unutmayacaktım artık, yaz mevsiminin tuzlu aroması. Dudaklarıma onun dudakları kazınmıştı bir kere, yıllar geçse de izi kalacaktı. Tıpkı onun ruhundaki kusurlar, kırgınlıklar gibi. Dudaklarım, onun haricinde herkes tarafından öpülse bile, onunkinin izlerini her zaman sürebilecektim. Hissetmeme neden olmuştu. Kalbim boşu boşuna atmıyordu. Benim üzerimde sahip olduğu bu büyük güçten haberi var mıydı? 

"Bu, birisiyle aynı dünyayı paylaşmak gibi bir şey. Sıradan bir dünya değil ama, sadece, bu belli iki kişinin yarattığı bir dünya." Konuştu, nefesi boynumu gıdıklıyordu. Onun gözlerini seyrettim, belki de bundan hiç sıkılmazdım.

"Yatakta ne olduğu, seni ne kadar, ne zaman, nasıl öptüğümle alakası yok. Yaşayacağımız anılarla, seni güldürmek için yaptığım saçmalıklarla alakası var. Sen benimle birlikte yürürken, kalbimin, vücudumun dışında bir yerde atmasıyla alakası var. Senin bana bakışınla, bu ikimizin yarattığı dünya dönüyor. İçinde henüz çok bir şey yok, ama eğer bana katılırsan burayı süsleyebiliriz. O yüzden lütfen, senden hayatımın aşkı olmanı istemiyorum, lütfen sadece benimle kal."

Ezra sesindeki korku ve gerginlikle konuştuğunda, her kelimesini bitirdiğinde, her nefes aldığında ve tekrar konuşmaya başladığında, kalbimin yerinden çıkmak üzere olduğunu düşündüm. Benim gibi birisi için, böyle büyük, güçlü cümleler kullanması, hak ettiğimden fazlaydı. Kurduğu bu cümleler benden daha değerliydi. O benden daha değerliydi. 

"Sana bu istediğini verebilir miyim bilmiyorum." Onun dudaklarına doğru mırıldandım.

"Senden istediğim tek şey denemen." Dedi.

"O zaman üstesinden gelebilirim." 

------------

Y/N : Bölümün başlarını sevmedim, ancak sonlarına doğru fena olmadı sanki. Ne düşünüyorsunuz? Sizce Ezra ve Luke'un ilişkisi yürüyecek mi? Yorum atmayı ve düşüncelerinizi benimle paylaşmayı unutmayın. <3

Ezra | ⚣Bağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin