"Komorebi: Güneş ışığının ağaç yapraklarından yansıyarak ormanın diplerine kadar indiğinde oluşturduğu ışıltılı görüntü. Japonca kökenlidir."
Hannibal gözlerini William'ın odasında açtığında Güneş çoktan doğmuş ve tıpkı onu ilk gördüğündeki gibi prensin buklelerinin arasından gözlerine doğru süzülüyordu fakat bazı şeyler elbette farklıydı. Kollarının arasında yatan William o beyaz güllerin arasında gördüğü gibi tutsak edilmiş ya da gerçek benliğini korumak için savaşan fakat bunu şımarıklık kalkanıyla gizleyen prens değildi. Belki onun gözlerinin içerisine baktığında hala ondan birkaç parça bulabilirdi ama bu kadar az yıl içerisinde tam da olması gerektiği gibi biri olmuş ve benliğini kucaklamıştı.
Yavaşça başını kaldırarak William'ın kusursuz tenini, uzun kirpiklerini incelediğinde dudaklarını dudaklarının üstüne kapatarak ona dün gece yaşadıkları şeyin her detayını tekrar yaşatmak istedi fakat gözü omzundaki sargıya gittiğinde dinlenmesinin daha iyi olacağına karar verdi. Saçları yastığın üzerine dağılmış öylesine huzurlu bir şekilde uyuyordu ki kolunu altından alırken onu uyandırmamak için çok yavaş hareket etmesi gerekti. Prensin beline doğru kaymaya başlamış olan örtüyü omuzlarına doğru örterek parmaklarını tenine temas ettirme isteğinden zorlanarak da olsa kurtuldu.
Yastığının William'a en yakın kısmına başını koydu yavaşça, ne kadar olduğunu bilmediği bir süre Güneş ışıklarının meleklerin dünyada bıraktıkları son ilahi parçanın üzerinde dans etmesini izledi. William öylesine derin uyuyordu ki Hannibal'ın parmaklarının saçlarının, köprücük kemiğinin ve boynunun üzerinde gezindiğini hissetmemişti bile. Açık olan pencereden giren rüzgar teniyle temas ettiğinde hafifçe ürperir gibi oldu ama Hannibal parmak ucunda giderek pencereyi kapattığında bedeni tekrar hareketsiz kaldı. Hannibal ise onun uyumaya devam ettiğinden emin olduğunda yerden gömleğini alarak üstüne geçirdi. William'ın kıyafetlerini de yatağın üzerine koymayı unutmadı.
Dün gece yaşananlar hala aklında canlanırken bunun gerçek olup olmadığını anlamak için birkaç kez dudaklarına dokunma ihtiyacı duydu. Yaptıklarını tamamen öğrendikten sonra gideceğini düşündüğü birkaç saniye olmuştu elbette, içinde onun gitmeyeceğinden prense söylediği kadar emin değildi. Öfkesiyle defalarca kez birilerini hayatında görmek istemediğini söylediğini ve tek bir hatasında çevresindekileri uzaklaştırdığını biliyordu fakat fevriliğini ona karşı kullanmaktan çekinerek onun gözlerine bakmış, kendisiyle savaşarak onu dünyadaki her şeye tercih etmişti. Tüm bunların gerçek olması ihtimali her uyandığında ilk kontrol ettiği şey oluyordu, her seferinde bir rüya olduğundan emin olarak ayağa kalktığında göğsünün üzerinde William'ın ona savaştayken yazdığı mektubunu ya da yorgunluktan çok derin bir uykuya dalmış yüzünü bulduğu zaman bir kez daha derin bir nefes alıyordu.
Gömleğinin düğmelerini iliklemeye başladığında gözleri pencereden uyanmaya başlayan saray halkına kaydı, hizmetliler koridoru havalandırmak için pencereleri açmaya başlamıştı. Yarım saat sonra beyaz güllerin kokusu her tarafa yayılacak ve sarayın tamamını ferahlatıcı bir atmosferle saracaktı. Kraliyet ailesinin sembolü olmasının yanında beyaz gül ve onun oluşturduğu bahçeler İngiltere halkı için refahın ve barışın sembolü olmaya başlamıştı. Üç York oğlu iki kanlı savaş kazanmış ve halkın yaralarını sarmak için geri dönmüştü. Saray halkı ve soylular Edward'ın babasının yerini dolduramayacak bir çocuk değil, tarihin sayfalarına adını yazdıracak en iyi krallardan biri olduğunu düşünmeye başlamışlardı. Eski soylu Lancaster lordları bile York'un onlara istedikleri her şeyi vaat edebileceğini düşünerek farklı bir saf tutmayı bırakmıştı. İngiltere öyle ya da böyle tüm bu savaşların yarasını sarmaya başlamıştı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Mind Kingdom/Hannigram
Fiksi Penggemar"Başımdaki taca sahip olmak yerine seninle yarattığım krallıkta su damlası olmayı tercih ederim."
